Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Didem GÖRKAY-Yeni Romanı ile Ayşe ÖVÜR ve Edebiyata Dair Bir Söyleşi

Didem GÖRKAY-Yeni Romanı ile Ayşe ÖVÜR ve Edebiyata Dair Bir Söyleşi

Öncelikle kendinizden biraz bahseder misiniz? Arkeoloji eğitimi almanıza rağmen edebiyata yönelmenizde neler etkili oldu?

İstanbul üniversitesinde Arkeoloji ve Eskiçağ tarihi eğitimi aldım. Uzun süre değişik kazılarda çalıştım. Bununla birlikte edebiyat hayatımda hep vardı. Elbette arkeoloji eğitimi almamın yazar tarafıma oldukça olumlu etkileri oldu. Edebiyatın  temel metinlerini örneğin, İlyada, Odysseia gibi anlayarak okuyabilmemi arkeoloji eğitimim sağladı. 

Birçok yazar, şiirle başlayıp öyküyle ve sonra da romanla yazı hayatına devam eder. Siz romanla başladınız açıkçası büyük cesaret. Oldukça etkileyici iki romanınız var, zor oldu mu bu süreç, bazen diğer yazarlar gibi öyküyle başlasaydım diye düşündünüz mü?

 Bence öykü ve roman edebiyatın birbirinden bağımsız iki farklı kulvarı. Hiçbir zaman öykünün, roman yazmaya basamak olduğunu düşünmedim. Öykü, kendi matematiği ve kurgusal yapısı olan başlıbaşına bir edebiyat türü. Ara ara yazdığım ve kendime sakladığım öykülerim olmasına rağmen romana içsel olarak kendimi daha yakın hissediyorum. Bu nedenle kendimi öykü ve şiir yerine roman yazarak ifade etmeyi seçtim. 

Biraz da gittiğiniz yazı atölyelerinden bahseder misiniz? Sizi nasıl yönlendirdi atölye eğitimi size kattığı neler oldu?

Evet bir kaç farklı yazı atölyesine katıldım. Günümüzde bu atölyeler hem deneyimli yazarları kişisel olarak tanımak hem de yazdıklarınızı bir de onların gözünden değerlendirmek için yararlı. Olanağı olan tüm yazar adaylarına bu atölyeleri öneririm. Bununla birlikte tek bir atölye ve orada öğretilen yazı tarzına bağımlı kalınmamalı. Değişik edebi görüşlerin paylaşıldığı en az 2 veya 3 atölyeye gidilmeli diye düşünüyorum.  Yazar adayının  farklı düşünceleri zihninde değerlendirmesi daha nitelikli metinler ortaya koyabilmesi için gerekli. 

Botter Apartmanı'ndan bahsedelim isterseniz.

Etkileyici ve sürükleyici bir roman olan Botter Apartmanında ana karakter Psikiyatrist Kaan Yamaner ve hastası Zehra... İki karakteri de anlatırken Cerrahpaşa Tıp fakültesinden, derslerden, hatta amfi numaralarından bahsediyorsunuz. Bu kadar detaylı bir şekilde anlatmak için ciddi anlamda bir araştırma yapmış olmalısınız değil mi?

Roman yazmaya başlamadan evvel  sadece İstiklal Caddesi, Pera ve Botter Apartmanı hakkında değil, aynı zaman romanımda önemli yere sahip psikoloji bilimi ve psikiyatristler hakkında da iki yılı bulan bir araştırma dönemim oldu. Son yıllarda ilgi çeken psikoloji akımlarını okuyup, uzmanlarla konuştum.  Romanın yazma süreci ise yeni bir araştırma aşaması başlattı. Bu defa metinde geçen her detay için ayrı bir inceleme konusu ile karşılaştım. Örneğin Psikiyatrist Kaan'ın hastalarıyla görüşme yaptığı salondaki kamkat saksılarından, duvarda asılı Fahrelsinsa Zeyd tablosuna kadar  her detayı araştırdım. Doğrusu roman yazmanın en sevdiğim tarafı bu araştırma süreci. Her ayrıntı ,daha önce karşılaşmadığım yeni kapılar açtı önemde. Pek çok değerli makaleyi okuma fırsatı buldum. Romanda adı geçen Galata Mevlevihanesi'nin bekçilerinden tutun, terapistlere kadar pek çok farklı meslek grubu üyesiyle konuştum, bilgi almaya çalıştım. Metinde Kaan'ın İngiltere yıllarını anlatırken söz ettiğim  Londra ve Oxford'daki sokaklarda yürüdüm. 

Romanda İstanbul bir karakter gibi... Çok naif bir kadın gibi işlemişsiniz. İstanbul'u bir tarafı Bizans,bir tarafı Osmanlı olarak nitelendiriyorsunuz. Bu durumu arkeolog olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle olmasının avantajları ve dezajantajları nelerdir?

İstanbul'u hep güçlü, sağlam, ayakları yere basan bir kadın olarak düşündüm. Bence İstanbul bir Amazon kadının ruhunu taşıyor. M.Ö 7. yüzyılda ilk kurulduğu günden buyana gücünü hiç yitirmemiş. Yaratıcı, üretici nitelikleri yüksek. Derin bir enerjiye sahip. İstanbul'a metinde gizli bir kişilik olarak yer verdim. Satır aralarında, kelimelerin anlamlarında okuyucu İstanbul'a mutlaka rastlayacak. Benim anlattığım İstanbul ile okuyucunun İstanbul'u kesişiyor mu? Bilmiyorum. Elbette merak ediyorum. Botter Apartmanı'nda metin farklı zaman katları üzerinde yükseliyor. İstanbul'da böyle bir şehir.  Fark edenler, aynı şehirde birbirinden farklı zaman dilimlerinin varlığını biliyor. Metinde Mevlevi'nin de söylediği gibi İstanbul'da medeniyetler üst üste değil, iç içe. Bunu görebilenler, anlayabilenler için şahane bir şehir İstanbul. 

Bu şehirde yaşayanların ruhlarında bölünmüşlük vardır diyor, Kaan. Ve bu durumun nedenini Asya ile Avrupa arasındaki karşı taraf olgusuna bağlıyor. Sizin için de böyle midir? Hangi taraf sizi daha çok mutlu ediyor? Ve Esta İstanbul hakkında düşüncelerini aktarırken, İstanbullular gülemiyor, diyor. Sizde de var mı böyle bir isteksizlik? Ben kendi adıma bunu düşündüğümde evet gülemiyorum, diye düşündüm. Ya siz?

 Evet İstanbul bölünmüş bir şehir. Zaten onu eşsiz kılan ve yaşatma gücünü yükselten kaynak, ruhundaki bu bölünmüşlükten geliyor.  Farkındalığı yüksek insanların bu şehirde yaşamak için bir anlam araması boşuna değil. Tarihte Suriçi'nde yaşayan İstanbullular, Pera'ya karşı denmiş.  Şimdi Beyoğlu dediğimiz bölge yakın geçmişimizde "ötekisiydi" . Pera'dakiler karşıdakilerdi. Artık karşısı, Avrupa tarafındakiler için Asya tarafı.  İstanbul hiçbir zaman tek bir şehir olamamış. Kral Byzas M.Ö 7. yüzyılda Sarayburnu'nda İstanbul'un temellerini attığı dönemde bile , karşıya Khalkedon'lu (Kadıköy) köylülere bakıp onları, siz körsünüz diyerek kendisinden  ayırmış. 

Evet, maalesef İstanbullular'ın neşe sorununu her yerde gözlemliyorum. Sokakta, otobüste, vapurda, metroda mutlu insanlara, gülen yüzlere rastlamak ne kadar zor. Bunun pek çok nedeni olmalı. Belki de şehrin ruhu artık bu kadar çok insanı taşıyamıyor. İnsanların artık daha zarif yaşamaya, dinginliğe, doğaya ihtiyacı var. 

Kaan'ı geçmişiyle yüzleştiren hastası Zehra'dan söz edelim. Zehra gibi binlerce yaralı kadın var. Neden bu kadar örtbas ediliyor bu durum? Neden yaralı olan kadın suçlu kendiymiş gibi susuyor?

Romanda Zehra çok önemli bir karakter. Bir yandan Boğaziçi üniversitesinde öğrenci. Diğer yanda içinde taşıdığı travması çok büyük. Ruhu yıllarca maruz kaldığı ağır aile içi cinsel şiddeti onarmayı beceremiyor. Kendisi ile boğuştuğu sarmalın tam orta yerinde bir de cinayet var. Maalesef hem ülkemizde, hem de şaşırtıcı bir şekilde dünyanın pek çok ülkesinde hala aile içi cinsel şiddet bir türlü aşılamayan, üzerinde konuşmanın bile rahatsızlık verdiği bir insanlık yarası. Bunun hukuksal boyutu bir yana, çok ağır psikolojik boyutu var. Bir kadının bu büyük acısını açıklayabilmesi için en başta kendisini yüzde yüz koruyacak bir hukuk sistemi gerekiyor. Ülkemizde kadınlar yeterince korunuyor mu? Bundan hiç emin değilim. Pek çok kadının boşanmak istediği için, sevgilisinden ayrıldığı için, kan davaları için sokak ortasında, göz önünde öldürüldüğünü her gün duyuyoruz. Böyle bir toplum yapısında, her türlü şiddete maruz kalan kadın kendini  yapayalnız hissediyor. Bir de işin psikolojik boyutu var. Tecavüze uğrayan bir kadın ya da çocuk bu olayı yıllar boyu bir kabus gibi hayatının her anında yaşıyor. Romanda, Zehra, susmak istemiyor aslında ama onu sessizliğe sürükleyen bir cinayet var. Zehra'nın yaşam yolu gerçek bir labirentin içinden geçiyor.

 Roman kahramaları bir şekilde birbirine benzeyen karakter özellikleri taşıyorlar. Kaan, Zehra'nın sayesinde geçmişine doğru yol alırken, ruhsal sorunları olan apartman görevlisi Hamza da sakladığı eşyalarla, Kaan'ın ailesinden kalan eşyalarla dolu evini bir mabed gibi koruması ile benzeşiyor. Yaralı ruhlar birbirlerini çekiyor değil mi? Bu her zaman böyle olmuştur diye düşünüyorum. Bir yazar olarak sizin düşünceniz nedir?

Botter Apartmanı'nda yer alan karekterler,  sokakta gördüğümüz insanlardan, arkadaşlarımızdan, aile üyelerimizden,  biyografilerini okuduğumuz ünlü sanatçılardan daha fazla gizeme sahip değil. Aynada kendi hayatımıza baktığımız zaman, toplumda kendimize yer edinebilmek, saygınlığımızı korumak, şefkat duyduğumuz insanları üzmemek  için ne kadar çok kendimizi sakladığımızı görüyoruz. Toplum içinde duygularımızı ifade ederken ne kadar çok sakınıyoruz. Aile içindeki yaralarımızın üstünü, kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla, örtmeye çalışıyoruz. Oysa uzmanlara göre sağlıklı bir birey olmanın şartı insanın kendisini gibi olabilmesinden, duygularını açıklıkla ifade edebilmesinden geçiyor. Kendinden saklanarak yaşayan insanların mutlu olabilmesi mümkün değil. Zaman zaman okuyuculardan mesajlar alıyorum. Dikkatimi çeken romanda baş karakter Kaan olduğu halde,  herkesin birbirinden farklı alt karekterlerin izinde romanı okumuş olması. Her okuyucu kendisine yakın gelen kişinin ardından  bakıyor romana. Bu yazarken ulaşmayı istediğim, planladığım bir kurguydu. Yapabildiğim için mutluyum.

Galata Mevlevihanesi'ni ve Mevlevilik kültürünü başarılı bir şekilde satırlara aktarmışsınız. Botter Apartmanı için mi araştırma yaptınız yoksa özel bir ilginiz var mı? Mevlevihaneye sık sık gider misiniz?

Galata Mevlevihanesi , İstanbul'un neredeyse orta yerinde ama şehirden yalıtılmış  kendine özgü enerjisi olan bir alan.  Beyoğlu'nda bu kadar dingin, sessiz bir yerin olması insana şaşırtan bir huzur alanı sağlıyor. Romanı yazarken bir kaç defa ziyaret ettim. Bahçesinde zaman geçirdim. Bekçilerle sohbet ettim. Elbette tarihini de araştırdım. Mevlevilik hakkında karıştırdığım kitaplar da oldu. Bahçesindeki , Hamuşanlar yani Suskınlar kapısından geçmiş değerli isimleri de araştırdım. Onların mezar taşlarını inceledim. Yazın kalabalık olduğu için pek gitmiyorum. Sonbaharda ve kışın ziyaret ediyorum çoğunlukla. 

1955 olayında ülkeyi terketmek zorunda kalan Murat ve Eliz'in hikayesini çok hüzünlü ve çok gerçekçi aktarmışssınız,okuyucu kendini o gün ordaymış gibi hissediyor. O günlerde İstanbul'u terketmek zorunda kalanlardan yani onların ailelerinden görüştüğünüz kişiler oldu mu? Bu kadar başarılı bir şekilde aktarmış olmanız bana bunu düşündürdü? 

Botter Apartmanı İstiklal Caddesi'nin Tünel tarafında 1900 yılında inşa edilmiş. 1955 yılındaki 6- 7 Eylül olaylarına içinde yaşayanlarla birlikte şahitlik etmiş. Bu olay nedeniyle Pera'dan pek çok gayrimüslim ayrılmak zorunda kalmış. Romanda Botter Apartmanında yaşayan ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalan Murat ve eşi Eliz var. Onların bu göç travmasını anlatırken, görüştüğüm karı koca yaşlı bir Ermeni aile vardı. Yine de kendi içime dönüp bakınca anlattığım hüzünlü öykünün kendi ailemin göçlerini yansıttığını fark ettim. Anne tarafım Kafkasya göçmeni, baba tarafım ise Balkan göçmeni. Murat ve Eliz'in öyküsünü yazarken, kendi ailemin göç anılarının, içimde yarattığı duyguyu yansıttığımı fark ettim. Olayın Pera'da ya da Balkanlarda ya da Kafkasya'da geçmesinden çok, ardında bıraktığı iz önemli. Çünkü bu izin nesiller boyunca kaybolmadığını,  toprağından kovulma duygusunun yarattığı travmanın silinmesinin kolay olmadığını kendi aile öykümden biliyorum. 

Kaan ruhsal anlamda kendini yaralı olarak gördüğü için psikiyatrist oluyor, bunu belirtiyorsunuz. Genelde köylerde çocuklara ne olacaksın denildiğinde öğretmen olacağım, der. Bu da bana öğretmen eksikliği olduğundan çocukların bu cevabı verdiğini düşündürdü. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Botter Apartmanı romanının baş kahramanı psikiyatrist Kaan, oldukça iyi eğitimli gerçek bir entelektüel. Bununla birlikte sahip olduğu donanım, sırlarla dolu travmasını tam olarak iyileştirmeye yetmiyor. Kaan tıp fakültesi öğrencisiyken  kendi hayatı için bir çıkış yolu aramış ve sonunda psikiyatrist olmaya karar veriyor. Uzmanlığını Oxford'da yaparak,  saygın bir ruh bilimci oluyor. Ama diğer yandan biliyor ki salt psikiyatrist olmak,  travmasını kendi başına çözmesi için yeterli değil. Bir aynaya , yani kendisini iyileştirecek bir hastaya ihtiyacı var. Yıllar önce okuduğum bir makalede "her şifacının önce kendisini iyileştirecek bir hastaya ihtiyacı vardır" diyordu. Bunun ne kadar doğru bir cümle olduğu elbette tartışılır.  Bence hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın şifacılar, temelde kendi yaralarını iyileştirmek için bu yola girmiştir. Kaan'ın psikiyatrist olma yolculuğunun temelinde de bu var. 

Satırlarınızın arasında Ahmet Hamdi Tanpınar'a rastlıyor okuyucu, sevdiğiniz yazarlar ve şairler kimlerdir?

Kitapta Ahmet Hamdi Tanpınar, Jean Paul Sartre ve Ümit Yaşar Oğuzcan'a  göndermeler yaptım.  Kitap okurları hemen fark edecektir. Böyle göndermeler yapmayı, sevdiğim isimleri satırlar arasında, bazen gizlice, anmayı seviyorum. Bu okuyucu ile aramdaki küçük bir oyun. Sevdiğim, pek çok yazar var . Ama her zaman Dostoyevski'nin yeri özeldir. Çağdaş edebiyatta Marquez, Saramago, Murakami, H. Cibran etkilendiğim yazarlar arasında. Türk edebiyatında Fürüzan ve Ayla Kutlu'nun yeri benim için çok özel. 

Son olarak yeni bir roman için çalışmalara başladınız mı?

Uzun zamandır zihnimde yazmak istediğim romanlarla birlikte yaşıyorum. İki yeni romanın peşindeyim. Birinin yazma süreci başladı. Bir diğeri için ise araştırma aşamasındayım. Roman yazarı olmanın en keyifli tarafı araştırma ve yazma dönemi benim için. Kitap tamamlanıp, okuyucunun ilgisine sunulduktan sonra yazarla arasına bir parça mesafe girdiğini düşünüyorum. İnsanlık tarihininden, farklı kültürlerden bize kadar akıp gelen, türlü zihinlerde, düşlerde, imgelerde evrimleşip  şimdiye ulaşan sözcüklerin özel enerjileri olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sözcüklerin gücüne ve ışığına saygı duyuyorum. 

 

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz