Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü
Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü

Osman Alp Denizler, Öykü, Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz

Uyanış-Bir Nurullah ÇİÇEK Öyküsü
Uyanış-Bir Nurullah ÇİÇEK Öyküsü

Yorulmuşum. Yorgunluğumun verdiği yavaşlık gittikçe artıyor.

Kadın ve Çocuk-Bir Yalçın TECİMER Öyküsü
Kadın ve Çocuk-Bir Yalçın TECİMER Öyküsü

Kadın, Çocuk ve Yalnızlık

MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI
MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI

MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI

Didem Görkay'ın Deniz POYRAZ Röportajı: "Zihnimdeki mesele bolluğunu savmak için yazıyorum."

Didem Görkay'ın Deniz POYRAZ Röportajı:

 

D.G:Yazarken başarılarınızdan mutlu olmasını istediğiniz biri için mi yazıyorsunuz, aile gibi... “Bütün zaferlerim senin için” dediğiniz biri var mı mesela?

D.P: En basit ifadeyle söyleyecek olursam, zihnimdeki mesele bolluğunu savmak için yazıyorum. Kafam bir nebze rahatlasın diye, dert edindiğim birtakım şeyleri, kurguladığım karakterlerin omuzuna yüklüyor ve hikâyeler kuruyorum. Bu kadar öznel bir alanda zaferden ya da hezimetten bahsetmek ne derece mümkündür, bunun ölçütü/kıstası nedir ne değildir, inanın bilmiyorum.

D.G:Edebiyatın ya da geniş çerçevede kitabın iyileştirici bir yönü var mı sizce? Sağaltıcılık edebiyatın tümsel geçmişi düşünüldüğünde nerede durmaktadır?

D.P: Kitapların faydalarını alt alta dizerken tahrip eden, hırpalayan, yaralayan taraflarını gözden kaçırıyoruz her seferinde. Kabul edersiniz ki okuyan birey bir süre sonra derinleşir; eşine dostuna, yaşadığı çevreye, işine gücüne, okuluna öğretmenine, ailesine, yerleşik inançlarına vs. eskisi gibi bakamaz olur. Geleneksel aile kavramından burjuva eğitim sistemine, toplumsal cinsiyet rollerinden devletlerin işleyiş mekanizmalarına ve aygıtlarına, gönül işlerinden tutun da insan denen varlığın karanlık uç noktalarına varan çözümlemeler yapmaya başlar. Okumak uyumsuzlaştırır yani. Ezberin dışına çıkarsınız okuyunca. Kendinizi eskisi kadar kolay kandıramazsınız. Ruhsal, duygusal yükünüz artar. Yaşadığınız aydınlanma anlarından, farkına vardığınız düzinelerce olgudan sonra eski kodlarla yaşamaya devam edemezsiniz. Dostluklar, aşklar, öğrenilmiş birtakım duygular, kalıplaşmış ideolojiler çözülmeye başlar kafanızda. Edebiyat, birtakım tuhaf sosyal ve düşünsel sonuçları olan karmaşık bir yaşama biçimi benim için. Sağaldığınızı sandığınız yerler sancıyabilir ileride. Dolayısıyla, tıpkı diğer sanat dalları gibi edebiyat da “iyileştirme” konusunda kesin bir reçete sunmaz bize.

D.G:Lüleburgaz'da doğdunuz. Büyük ve karmaşık şehir kalabalığından uzakta büyümenin, çocukluğunuzu bir Trakya ilçesinde geçirmenin etkisi ne oldu sizde?

D.P: Lüleburgaz sosyal-sınıfsal ayrımların büyük şehirlerdeki gibi can yakıcı boyutlara ulaşmadığı, güzel ve sakin bir yer… Eğer küçük bir yerleşim yerinde dünyaya gelmişseniz, oradaki hikâyelerle beraber büyümüşsünüz demektir. İçine doğduğunuz bu akraba, dost, komşu, esnaf ilişkileri neticesinde hiç yabancılık çekmeden yaşayıp gidiyorsunuz. Bu elbette önemli bir yapıtaşı oldu benim için. Sonrasında, İstanbul’da da semt kültürünün sürdüğü bir yerde yaşamaya başlamam sayesinde, bazı durumlar kesilmeden –ve kültürel spektrumun renklerindeki artışla beraber- devam etmiş oldu.
            Söylemeden geçemeyeceğim: Lüleburgaz, Trakya özelinde de farklı bir kent. Kentli olma mefhumunu ön plana çıkaran; sanatın birçok disipliniyle beraber yurttaşlarını tiyatroya, çağdaş danslara, sinemaya, bisiklet sürmeye, düzenli spor yapmaya ve yüzmeye teşvik eden; Avrupa’nın birçok belediyesiyle ortaklaşa sosyal faaliyetler yürüten bir yerel yönetim anlayışı var. Bu durum, yönetime gelen kişilerin değişmesiyle değişmiyor üstelik, yapısında var.
            Bunun dışında Kaktüs Fanzin, Nü Fanzin gibi Trakya ölçeğinin çok üstünde yayınlar çıkaran yazar/çizer kadroları mevcut. Onları tanımış olmak kendi adıma mutluluk verici. Eğer bir gün yolunuz düşerse, Kağıt & Kupa’da mantarlı tost yiyip çay içebilir, harika müzikler eşliğinde, sahaftan aldığınız bir kitabı keyifle okuyabilirsiniz. Şanslıysanız, Lüleburgaz Kentspor’umuzun maçına bile denk gelebilirsiniz!

D.G:Mahalle kavramının sizin için çok değerli olduğunu metinlerinizden de anlayabiliyoruz ki birlik ve beraberliğin söz konusu olduğu bir “taraftar semti” olan Beşiktaş’ta yaşıyorsunuz. Beşiktaş’ta yaşamanın size, edebiyatçılığınıza etkisi ne oluyor?

D.P: İşinde gücünde insanlarıyla, parklarıyla, kedi ve köpekleriyle, dar sokaklarıyla, geniş caddeleriyle, kahvecileriyle, kitabevleriyle, Gezi Direnişinde üstlendiği tarihsel misyonla beraber günlük yaşantımın da önemli bir noktasında yer alıyor Beşiktaş. Yaklaşık on senedir burada yaşıyorum. Bu da hayatımın neredeyse üçte biri oluyor ki bu anlamda Beşiktaş kendimi bulduğum, kaybettiğim, dönüştürdüğüm bir sürü kritik an’a kucak açmış demektir. Velhasıl, tüm bunların edebiyatçılığıma bir etkisi olmuş mudur bilemem; ama insanı iyi eden bir tarafı var Beşiktaş’ın, orası kesin.
            Her yerde olduğu gibi bizim semtte de içinde yaşamadan anlaşılamayacak pek çok şey var. Bunların başında taraftarlık mevzusu geliyor…  Statla semt arasında cisimleşmiş bir bağ var mesela, maç günü Ağaçlı Yol’da yürürken bunu hissedersiniz. “çArşı” denen yapının manasını anlamak, dinamiğini çözmek biraz çaba gerektiriyor. Bu çabayı göstermeye razı olan herkese kapısı açıktır tribünün, kendimden biliyorum.
            Özetle, Beşiktaş ne ise odur; süslü yanı, ışıltılı tarafı yoktur. Göründüğü gibidir. Siyahtır. Beyazdır. Öte yandan, siyahla beyaz arasındaki renk skalasını içinde gizler. O renk çeşitliliğini görebilmeniz için Köyiçi’nden biraz içerilere sokulmanız lazım. Günün birinde buradan gideceğim; ama gençliğimin en güzel zamanlarını Beşiktaş’ta geçirmiş olmaktan dolayı daima mutluluk duyacağım.

D.G: Gerçek mekan ile kurgusal mekan arasında nasıl bir etkileşim olmakta sizce? Gerçekliğini yaşadığınız mekanları, kurgusal mekanlar yaratırken nasıl kullanıyorsunuz?

D.P: Mekan, atmosfer yaratmada önemli bir etken. Ben tıpkı karakter oluştururken veya olay örgüsü kurarken olduğu gibi, mekan yaratırken de gerçekle kurgunun iç içe geçmesine izin vermeye çalışıyorum. Fakat son tahlilde, anlatacaklarıma ev sahipliği yapacak olan mekanla ilişkimi metnin kendisi belirliyor. Mekanı bazen tüm gerçekliğiyle, olabildiğince detaylı tasvir etmeniz bazen de karakterlerinizin gözünden, onların bakış açısıyla görmeniz gerekebilir.

D.G:Biraz da sinemadan söz edelim. Türk filmleriyle aranız nasıl? Yeşilçam sinemasında sizi en çok etkileyen film hangisi, neden?

D.P: TV kanallarında Yeşilçam filmleri izleyerek büyüyen bir kuşağın parçasıyım, sevmemek ne mümkün. Yeşilçam -eleştirilecek pek çok yönü bulunsa da- bünyesinden dünyanın en iyi yönetmenlerinden birkaçını çıkarmayı başarmış bir “film fabrikası” bence. Yılmaz Güney, Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz uluslararası ölçekte yönetmenler. Fakat birkaç röportajımda da bahsettiğim gibi, Yeşilçam’dan ziyade, 1980 sonrası bağımsız yapımları izlemeye çalıştım bilhassa. Gözümden kaçanlar olmuştur muhakkak, fakat birçoğunu izlediğime eminim. Yerel hikâyeleri önemsiyorum, ilham verici oluyor. Bizim topraklarımıza, memleketimize dair hikâyeleri beyaz perdede görmek -hele ki evrensel bir sinema diliyle anlatılmışsa- tarifsiz bir mutluluk veriyor bana.
            Tek bir film hakkım varsa, Umut’tan yana kullanayım oyumu. Öncelikle toplumcu bir yanı var Umut filminin: yoksulluğu, çaresizliği, çelişkiyi ve direnci tüm keskinliğiyle aksettiriyor izleyiciye. Filmin çekildiği coğrafyanın etkisinden midir bilmem, bir Orhan Kemal öyküsü ya da bir Yaşar Kemal romanı okur gibi oluyorsunuz. Öte yandan insan varoluşuna dokunan, bireyin karmaşık iç dünyasını derinlemesine irdeleyen bir film izliyorsunuz. Kafamda Sisifos’la örtüştürdüğüm bir tarafı var Cabbar karakterinin. Bu da filmi benim için eşsiz kılıyor.
 

D.G:Kitabınız çıktığında neler hissettiniz elinize aldığınız ilk anda içinizden geçenleri paylaşır mısınız bizle? Hissiniz ne oldu?
 

D.P: Şiddetli bir yabancılaşma duygusu yaşadım. Tamamen zihninizde yarattığınız, gerçekte asla var olmayan ve hiçbir zaman da olmayacak olan birtakım şeylerin, fiziksel bir meta olarak avucunuzun içinde durması ve ete kemiğe bürünmüş olması biraz tuhaf. Bu, anlatması güç bir his.

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz