Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü
Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü

"Geçmişi toplamak için çıktığım Berlin gettoları artık özlemlerden çok acıları tazeliyordu."

Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü
Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü

-ama bunların hiçbiri benim soruma bir yanıt değil.-

Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ
Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ

Eski zamanlardan kalma bir masaya oturmuştu kadın.

MOR ALEV
MOR ALEV

MOR ALEV

TAHTA KAPI

TAHTA KAPI
TAHTA KAPI
 
Sabahın altısında çalan zilin kimseye faydası olmaz. Tumturaklı bir küfür sallayıp kapıya yöneldim. Uzun ince endamıyla eski karım, gözetleme deliğinin bir adım gerisinde duruyor. Açmak istemiyorum. Ya acil bir durumsa? Kadınlar işte. Günün bu saatinde onu buraya getiren yine hangi yalandı acaba? Gelmeden önce telefon et, uygun olmayabilirim, diye kaç kere söyledim. Yalnız yaşayan adamız sonuçta. 
Yine ne var Tülay?
Sana da günaydın.
Ayakkabılarıyla içeri daldı. Peşinden gittim. 
Kaç kere daha söyleyeceğim, bu eve istediğin zaman böyle girip çıkamazsın.
Konuşmamız gerek, çok önemli, deyip tekli koltuğa bıraktı kendini. Karşısına oturdum. 
Hep öyledir zaten. Oğlan bitlendi, çabuk gel. Eve hırsız dadandı, birkaç gün bizimle kal. Oğlan eşek kadar oldu, hâlâ kumpas, hâlâ cilve, yeter yahu. 
Bitti mi? Şimdi iyi dinle. Sonra, neden haberim yok diye suçlama beni, dedikten sonra bakışlarını yere indirdi. N’oluyor be? Benim bildiğim eski karım bu sözlerin altında kesinlikle ezilmez, dik dik yüzüne bakar insanın, gerekirse de karşısındakinin gözünü oyup içine oturur.
Bankaya geç kalacağım, müşteriler kapıya dayanır birazdan, acele değilse sonra konuşalım.
Mert’le ilgili.
Ne olmuş Mert’e? 
Çok değişti, geçer sandım ama gittikçe kötüleşiyor. 
Son gördüğümde bir garipti ama, sordum, pek konuşmak istemedi. Üzerine varmadım. Şimdikiler hep böyle. On üç yaşında olmak zor. Âşık olmuştur, kızlara kendini göstermek istiyordur, falan. Sabredeceğiz.
Yok bu farklı. Aşk maşk değil.  Yemiyor, iskeleti çıktı fark etmedin mi, sabaha kadar uyanık, deli gibi dans ediyor, saatlerce hem de. 
Ne güzel işte, hımbıl olmasından iyi, sabahın bu saatinde, bunun için mi geldin, koca herif, yemedi diye ölmez bu yaşta.
Dün gece, Müziği kıs, diye bağırmaktan boğazım şişti, apartman yöneticisi geldi kapıya, adamla alay etti, moruk, diye bağırdı arkasından. Sence bunlar Mert’in yapacağı hareketler mi?
Nutkum tutuldu. Sessiz, sakin, içine kapanık bir çocuğun hareketleri değildi gerçekten. Bir süre konuşmadan durduk. Ahşap parkenin birbirine geçmiş koyu renk düğümlerine sabitledik bakışlarımızı. Son zamanlarda oğlanla mesafeliydik biraz, Bunun nedeni senin şişirmelerin, deyip annesini suçladım. Bu çocuğu bana karşı kullanamayacaksın, müsaade etmeyeceğim, diye kafa tuttum. Ağzından döküverdi sonunda, Sende kalmak istemiyor, zorla gönderiyorum yanına, dedi. Neden istemesin ki? Aramız kötü değil. Bu bir süreçmiş, psikoloğlar öyle diyor, kaliteli vakit geçirecekmişiz ailece. Hayda, biz babamızla doğru düzgün vakit bile geçirmedik, ne olmuş yani, moda laf bunlar, dedim.
Sonraki gelişlerinde odasından hiç çıkmamasını garipsemez oldum. Dışarıda yiyelim mi, sinemaya gideriz, sonra bowling de oynarız belki, demeye başladım. Kaliteli zaman geçireceğiz ya. Tekliflerim hep sonuçsuz kalınca, eve pizza söyleyip playstation oynamaya başladık. Sonra Mert odasına geçiyordu, ben de televizyon karşısındaki L koltuğuma uzanıyordum. 
Geçmiş günleri kafamda evirip çevirirken sessizliği bozan yine Tülay oldu. Bunları da kitaplarının arasında buldum, deyip avcunun içindeki sarı, kırmızı, mavi hapları beyaz sehpanın üzerine bıraktı. Rengarenk. Çocukluğumdaki bilyeler gibi. 
Ne bunlar, şeker mi? 
Sanmıyorum. 
Birini dilimin üzerine yuvarladım. O da ne? Suratım sirkeye batmış gibi büzüldü. Lavaboya koşup ağzımı çalkaladım. Zehir mübarek. Hadi kalk gidiyoruz, bunların ne olduğunu öğrenelim önce. Karım kapıya yöneldiği sırada ben bir yandan alelacele üstümü giyiniyor, öbür yandan şefi arayıp izin koparmaya çalışıyordum.
Eczacının anlattıkları yenilir yutulur cinsten değildi. Her gün sizin gibi bir sürü aile geliyor buraya, çocuğunuzu takip edin, deyince yarı uyuşmuş vaziyette oradaki kafelerden birine çöktük. İki buzlu su istedim garsondan. Ne yapacağımızı düşünürken hiç olmadığımız kadar anlayışlıydık birbirimize karşı. Okula giriş ve çıkış saatlerinde hafiye gibi çocuğun peşinde olmak benim fikrimdi. Evdeki durumu rapor etmek de Tülay’ın. 
O günün akşamı tesadüfen eve uğramış gibi yaptım. Mert odasındaydı. Aniden içeri daldım şaşırdı. Baba? Ne bunlar Mert, annen odanda bulmuş, nereden aldın oğlum bunları? Sustu bir süre. Gözlerini benden kaçırdı. E, dün arkadaşım verdi, dedi, eliyle alnını ovarken, ders çalışırken uykum gelmesin diye, ama sevmedim, deyince yutmuş gibi yaptım. 
Ertesi gün sabahtan apartmanın sokağına kamp kurdum. Kör bir noktası vardı. Sindim. Mert çantasını sırtlamış, kulaklığını da takmış, zıplayarak geçti önümden. Aradaki mesafeyi kat etmek kolay değildi. Okul bahçesine girdi, arkadaşlarıyla el kol şakasına başladı, hoşuma gitti. Gece boyu uyumadığını biliyorum, kesintisiz dans edip litrelerce su içtiğini de. Fazlasıyla enerjikti yine de. Ne var ki, gözlerini çevreleyen o iki koyu çukur uzaktan dahi fark edilecek kadar belirgindi. 
Çay içecek bir mekân bulup dersten çıkışını bekledim. Okulun çevresinde kim var kim yok gözümün ucundaydı şimdi. Köşedeki simitçi dikkatimi çekti. Tedarikçi bu adam olmasın? Seyyar satıcılar, kantinciler ya sivil polis olurdu ya da istihbarat elemanı genelde. Yanına yaklaştım. Bir simit bir peynir verir misin? Verdi. Para üstünü alırken, Nerelisin, çocuğun var mı, gibi abuk sabuk sorular sordum. Benimle sohbet edecek saniyesi bile yoktu. Ekmeğinin peşinde koşan garibanın teki, diye düşündüm. Yerime geçip oturdum. Öğlen bir gibi Mert okulun kapısında göründü. 
Görebildiğim her çıkıntının arkasına saklanarak onu takip etmeye başladım. Boyu daha bir incelip uzamıştı sanki. Forması üstünden döküldü dökülecek. Doğrudan eve girdiğini görünce içim rahatladı. Tam oradan ayrılmak üzereydim ki, Tülay’ın mesajı düştü ekrana, “Çantasını odaya bırakıp çıktı.”
Hızlı bir U dönüşüyle yakaladım onu. Biraz ötemde yürüyordu. Adımları çabuk çabuk, bir yere yetişecekmiş gibi. Ter içinde kaldım. Arka sokaklara seğirtti. Düzlüğün bittiği, dağın yamacının başladığı kenar mahallelere doğru. Kırk yıllık buralıydım hesapta, daha önce ne bu semte ne de bu sokağa girmiştim. Terk edilmiş gibi tenhaydı ortalık. Tek katlı, yer yer sıvaları dökük, rengi boz bir gecekondunun bulunduğu bahçeye girdi. Sokak kapısı aralıktı. Peşinden sessizce süzüldüm. Çiçek desen örtülü tahta bir masa, yere devrilmiş bir sandalye, duvara dayalı paslı bir kazma ve kürek dikkatimi çekti. Beyaz atletli, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam, tek gözlü evin kapısında belirdi. Bu hırpaninin oğlumla ne işi olabilir diye düşünürken, Mert’in avcuna küçük bir paket bıraktığını gördüm.
Mert, diye bağırdım.
Sesim avluyu doldurdu. Oğlum donuk gözlerle bana baktı. Baba, diyen ince bir ses kulağıma değdi, geçti. Herifle göz göze geldik. Ha siktir, diyerek bana yöneldi. Yerdeki sandalyeyi kapıp üzerine fırlattım. Manevra yapacak kadar genç değildi. Sıska, ufak tefek, ellisinde bir adam. Yere yığıldı. Biz avludan çıkarken, kazmaya doğru sürünüyordu. Küreğe yakındım o sırada, kaptığım gibi bacaklarına indirdim. Sokağa fırlayıp koşmaya başladık. 
Eve vardık. Mert odasına geçti. Çabuk buraya gel konuşacağız, diye bağırdım ardından. Nefesim kesik kesik.  Karım kaş göz edip mutfağı imledi, peşinden gittim. Karşılıklı oturduk. Satıcıyı buldun mu? Buldum da dua edelim o bizi bulmazsın, deyince tehlikenin farkına vardı. Sakinleş, birazdan konuşuruz, dedi. Sustuk. Ne düşüncelerimiz ne de bedenlerimiz sığıyordu bu boşluğa. Taşlaştık. Oradaki eşyalardan tek farkımız alıp verdiğimiz yüzeysel nefeslerimizdi. Bir çay koysana içelim, dedim. Hiç görmediğim kadar uysaldı. Kalktı. Ben de banyoya geçtim. Ağzımı yüzümü yıkadım. Aynanın karşısında dikilerek odadaki seslere kulak kabarttım. Okulla mı konuşmalı, profesyonel destek mi almalı, karar veremedim.
Mutfağa geçtim yine. Tülay, Mert’in bizi duymayacağından emin olmak için, dönüp oda tarafına baktıktan sonra alçak sesle konuşmaya başladı.
Kimden alıyormuş?
Torbacı herifin birinden.
Polise gidelim hemen.
O kadar kolay değil, bu adamlar tek başına iş yapmaz, ucu kime dokunur kim bilir, zarar görmesin oğlan. 
O zaman önce doktora mı götürsek, çok zayıfladı, dedi. 
Götürürüz, şu olayı çözelim de. Bu yaşıma geldim, böyle izbe mahalleler görmedim Tülay. Ben bile korktum o sokaklarda yürürken, keşke yanıma çakı falan alsaydım diye düşündüm bir ara. 
Karım iki bardak çayla geldi. Tam yamacıma oturdu bu kez. Son zamanlarda ne yapacağımı şaşırmıştım, geçici bir şey sandım önce, baktım öyle değil, sana geldim, derken sırtımı sıvazlamaya başladı. Kendimi çekmedim, bilerek. Beni suçlamasını bekliyordum açıkçası. Yan yana oturmak, evliyken bile, bu kadar güç vermemişti. Hadi salona geçelim, ben de Mert’i çağırayım, sakın çok yüklenme, ters tepmesin sonra, dedi. 
Gelip uzağımızda durdu oğlan. Oturduğum yerden sıska bacakları daha da uzamış gibi göründü. Gözleri bizim dışımızdaki her yeri tarıyordu. 
Aç mısın, kurabiye var, diye sordu annesi. 
Of değilim, diye çemkirdi, başka bir şey yoksa odama gitmek istiyorum. 
Otur, dedim kanepeyi işaret edip, konuşacağız.
Sesim ne sert ne de yumuşaktı. Tonunu özellikle ayarladım. Utandığında, yanakları al al olurdu, şimdiki gibi. 
Bu olayı konuştuğumuz gece, bana yalan söylediğini biliyordum Mert, ama benim oğlum akıllıdır, bir daha yapmaz, dedim, fakat bugün gördüm ki, sen bu işe bayağı dadanmışsın, ne zamandır kullanıyorsun oğlum bunları? 
Başını yere eğdi. Ellerini birbirine sıkıca kenetleyince konuşmaya niyeti olmadığını anladım. Aklıma gelen ilk yolu denemeğe karar verdim.
Haplardan birini çiğnedim, tadı çok kötüydü, sen nasıl çiğniyorsun oğlum bu kadar acı şeyleri, derken pohpohlayıcı bir tavır takındım.
Çiğnenmez ki onlar, yutulur, dedi. Hah dedim içimden, şimdi tam zamanı. Adamların peşimize düşüp rahatlıkla ölüm kusabileceklerini abartarak anlattım. Tel tel sökülmeğe başladı. Dikkati biraz dağınık, cevapları kısa, buna rağmen öyle saf öyle anlaşılmaya muhtaçtı ki. Allah kahretsin, bir yıldır nasıl görememişim bunları, diyerek küfrettim içimden. Gözümü kör eden özgürlük anlayışımın içine tüküreyim. Halbuki son aylarda sürekli serzenişte bulunuyordu Tülay. Aha, bu da yeni bir tuzak, diye algılıyordum söylediklerini. Tek başına nasıl da cebelleşmiş kadıncağız.  
Ben de sizinle bu evde yaşayacağım, yani çoğunlukla, dedim. Belli ki karım bunu beklemiyordu. Yemek hazırlayacağım, deyip mutfağa geçti. Dik ve uzun sırtındaki tümseği izledim. Yeniceydi. Vücudu hafiften öne eğrilmişti. Tarihi bir kaleyi andırıyordu yine de. Hafiften örselenmiş.  Kıyısından köşesinden el atınca göz kamaştırıcı olanlarından.
Mert, bir aylık zamanda, okuldan gelip odasına kapanmaktan başka bir şey yapmadı. Ne zaman yanına girsem ya uyuyordu ya da boşluğa dalgın dalgın bakarken yakalıyordum onu. Bazı sabahlar evden beraber çıkıyorduk. Sonra o okuluna, ben işime güya. Öğle yemeği molaları bu açıdan bulunmaz bir fırsattı. Gölge gibi peşindeydim. Hiçbir şey olmamış gibi, akşamları eski yuvama geliyor, gece geç saatlere kadar kaldıktan sonra üst baş değiştirmek için kendi evime dönüyordum. Ağırlaşıp yerimden kalkamadığım zamanlarda kanepede yatak hazırlıyordu Tülay. İşte o koyu karanlık gecelerde, yatak odasının kapısı her açıldığında, gözümü uyuyormuş gibi kapatıp ayak seslerinin bana doğru gelmesini bekliyordum. Vücudumda karıncalar gibi gezinen elleri varıyordu önce. En ıssız, en kimsesiz, en gidilmez yerlerimden kıskıvrak yakalayıp kendine çekiyordu beni. Bir titreme ki tepeden tırnağa. Kasıklarıma söz geçiremediğim ender zamanlarda sessizce yorganın altına süzülüp başını kalbimin üzerine koyuyor, bense onu kalçalarından tuttuğum gibi üstüme çekiyordum. Yapma, diye fısıldıyordu kulağımın dibinde, oğlan uyanır şimdi, yapma, sonra yüzünü gömüyordu yüzüme, kasılmak, gevşemek, ter içinde kalmak bu kasvetli evde, hiç tanımadığım bir kadınla kaçamak yapmak gibiydi. Çekilen sifon sesiyle aniden kendime geldiğimde, o kalın yorganın altında küçülüp kaybolmak istiyordum, sonsuza dek. 
Cep telefonum çaldı birgün. Okuldan çağrılıyordum ve mutlaka gelmeliydim. Şaşırdım. Okul konularıyla ilgilenen Tülay’dı çünkü. Tamam orada olacağım, dedim. 
Nasılsınız, bile demeden şikayetlerini peş peşe sıralamaya başladı kadın. Rehberlik öğretmeniymiş. Suçlayıcı tavırlarına aldırış etmedim önce. Baktım nefes almadan konuşuyor, İş buraya gelene kadar neredeydiniz hocam, dedim. Eşinize telefonda kaç kere anlatmaya çalıştım, davet ettim, gelmedi, demez mi? 
Kapısını çaldığım psikiyatristlerden biri, Kullandığı maddeyi kademeli olarak kesmek gerekir, birden yaparsanız yoksunluk sendromuna neden olur, deyince yüzüne boş boş baktım. Bir bok anlamadığım belliydi. Depresyona girer, diye açıklama yaptı. Böyle durumlarda intihar bile olası, gibi bir şey mırıldandı ben odasından çıkarken.
O akşam Tülay’a, Öbür evi kapatıp tümden buraya dönmek istiyorum, dediğimde, havaya zıplayıp boynuma sarılacağını sandım. Tamam, dedi sadece. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Senin de özel bir hayatın var gerçi, demez mi ardından. Özeli mi kaldı Tülay, o doktor senin bu psikiyatrist benim, Mert’in peşinde dolaşıyorum, sen içi çürük ceviz kabuğuna döndün, demedim. Tuhaf biri olup çıkmıştı zaten. Çamaşır, bulaşık biriktikçe onu uyarmak zorunda kalıyordum. Hele yemek yapmak, süslenmek hak getire. Eski giyim kuşamı, cilveli bakışları başka bir kadınınmış da, emaneti geri vermişti sanki. 
Artık işe gitmeyeceğim, dedi durup dururken. 
Zaten partime çalışıyorsun, nereden çıktı bu? İyi görünmüyorsun, doktora git önce. 
Benim bir şeyim yok ki, Mert iyi olsun, ben de olurum. Onu yalnız bırakamam. 
Ben peşindeyim merak etme. 
Olsun, kendine zarar vermesinden korkuyorum, dedi. 
Okuldan aradılar. Öğretmen önce seni çağırmış, gitmemişsin, kadın veryansın etti. 
Aman ne diyeceğini biliyorum, evden çıkmaya değmez, dedi esnerken. Ağzı dipsiz bucaksız mağara. Büyük. Karanlık. Göz kapakları yere düştü düşecek. Üç gündür uykusuz kalmış da yastığı görür görmez kendinden geçecek sanki. 
Akşamları eve her geldiğimde oğlanı odasında, annesini salondaki kanepede uyuyor görünce yüreğim sıkışmaya başladı. Işık yok, yemek yok, ses yok. Evi bırakıp kaçmak, ya da üstlerine kapıyı kilitlemek istiyordum, hiç olmadı evi ateşe vermek. Belki ben de içerideyken. Profesyonel destek şarttı. Ertesi gün yıllık izin dilekçemi şefin masasına bırakıp çıktım. 
 Karımı ve çocuğumu aynı anda hastaneye yatırabilir miydim? Ya da önce Mert’i? Tülay mecburen kendine gelirdi belki. Dibin dibini de görebilirdik veyahut. Tülay, oğlanı görmeden daha da kötüleşebilirdi pekâlâ. Yatakta oradan oraya dönüp bunları kafamda tartarken belli belirsiz bir ses çalındı kulağıma. Ayak sesi. Uysal bir iki adım. Yattığım çekyat, oğlanın kaldığı odanın duvarına bitişikti. Görevim, içeriden gelebilecek en ufak bir çıtırtıya kulak kabartmak. Sürekli yürümeye başladı biri. Hızlandı bir ara, yavaşladı sonra. Dudağım kurudu. Damarlarımdaki atlar koşmaya başladı. Pencere açıldı bir yerde. Hava soğuktu, anlam veremedim. Komşulardan biri pencere açmış olabilirdi elbette. Soğuk hava akımı salona sızınca, içten içe ürperdim. Düşüncelerimi kovmaya çalıştım. Bahçedeki otların üstünde belli belirsiz bir şişkinlik geldi gözümün önüne. Gölgeye de benziyordu, taşa da. Karanlıkta yerde uzanmış birine de. Köpekler uludu. Yabancı köpekler. Peşlerinden koştum. Yetişemedim. Yerimden fırladığım gibi oğlanın odasına daldım. Mert geniş pencere pervazının üstüne ata biner gibi oturmuş, dördüncü kattaki evimizden dışarı bakıyordu. Kurşun geçirmez karanlığa. Yüzümdeki paniği gizleyebildim ama sesimdeki titreme apaçık ortadaydı. Odanın ışığını özellikle yakmadım. Tümden karanlıktaydı Mert. Hatları seçilemeyen ince uzun bir gölge pencere büyüklüğündeki bir boşluğun üstüne çiziliydi sanki. 
Ne yapıyorsun oğlum?
Oturuyorum.
Uykun mu kaçtı.
Çok sıcak, terledim.
Kaloriferi kısarım şimdi. Bence de çok sıcak, dedim. İçten içe donuyordum halbuki. 
Sabaha çok var mı baba?
Şafağın sökmesine nerden baksan iki saat vardı. Dişlerim zangırdamasın diye kendimi öyle sıkmışım ki, sesim engebelerden zor geçti, boğazımı temizlemek zorunda kaldım. 
Az kaldı oğlum, birazdan gün aydınlanır, dedim. 
Sustuk sonra. Bir zaman dışarı baktık. Her an aşağı süzülecek gibi duruyordu. Tetikte bekliyordum çaktırmadan. Tek hamleyle onu nasıl yakalayacağımın hesabını yaparken dalıp gittiğini fark ettim. 
Mert, dedim, annene sürpriz yapalım mı, hadi, bugün aynı odada kalalım hep birlikte, ne dersin?
Ben de mi sizinle yatacağım, derken ılımlı görünüyordu.
Annen uyandığında çok sevinir, hava soğudu hem, dedim. Elimi uzatıp onu pervazdan alırken oldukça sakin görünmeye çalıştım. Kanatları sıkıca kapadım sonra. 
Karım gündelik kıyafetiyle girmişti yatağa. Bir tarafına ben uzandım, öteki tarafına da Mert. Uyanır gibi oldu Tülay. Gözlerini zorla aralayıp anlaşılmaz sesler çıkardı, sonra bana sırtını dönüp kolunu oğlanın üstüne attı. 
Sabah erkenden yola koyuldum. Bu zıkkımı azar azar kesmek gerekiyorsa, yapılacak şey belliydi. Spor ayakkabılarımı giyip arka sokaklara seğirttim. Kenar mahallelere doğru. Yanımda çakı bile yoktu. Tenhaydı ortalık. Rengi boz gecekondunun olduğu sokağı buldum. Kapı aralıktı yine. İçeri girdim. Çiçek desen örtülü tahta masa yerinde duruyordu. Sandalye düzgün konumlanmıştı. Kazma ve küreği göremedim. Tahta kapının demir tokmağını seslice vurmaya başladım.
 
Meral Saklıyan

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz