Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI
MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI

MUSTAFA ORMAN'IN BAŞUCU KİTAPLARI

Günce-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı
Günce-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı

Çocuğa: “ Burası neresi?” diye sordum

Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü
Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü

Halise yaşamayı seviyor, yaşatmayı da öyle.

KÖSTEBEKLERİN GÜNÜ

KÖSTEBEKLERİN GÜNÜ
KÖSTEBEKLERİN GÜNÜ
 
Aylardır zifiri karanlıktaydılar. Gökyüzü bir sabah öyle aniden kaybolmuştu. İnanılmazdı evet. Güneş doğmadığı gibi simsiyah bir çarşaf ile gökyüzü kaplanmışçasına geceyi aydınlatan ay, yıldızlar da görünmez olmuştu. 
İlk günler şaşkınlık içinde ellerindeki mumlar, gaz lambaları ile birbirlerine ulaştılar. Kadınlar komşu kadınlara koşuşturdu, erkekler fenerlerle kahveye gidip ne olmuş olabileceğini yaşlılarla konuştu. Dünyayla tüm bağlantıları kesilmişti. Radyolarda onlarla ilgili tek haber geçmiyordu, sanki hiç olmamışlardı, yoktular. Telefonlardan uzun bip sesleri geliyor, ne onlar birilerini arayabiliyor ne birileri onları arıyordu. Bütün köy sanki yer yarılmış, diri diri mezara girmiş gibi karanlığa gömülmüştü.
Gençlerden üç tanesini en yakın köye neler olduğunu öğrenmeye, hâllerini haber vermeye yolladılar. Bir hafta geçip de geri dönmeyince yeni biri, o da geri dönmeyince yenileri... Birkaç aklı kıt, cesareti eksik genç kalana dek devam ettiler. Gidenlerden dönen olmadı...
Köy meydanında, ne zamandır güneşten kaçıp gölgesine sığınmadıkları ama hâlâ orada durduğunu bildikleri koca çınar ağacının altında oturup akşamdan akşama ne yapacaklarını konuşuyorlardı. Tarlada ekinler, ineklerin memelerinde sütler kalmıştı. Emekli olup köye yerleşmiş bir patlayıcı uzmanı yardım istemek için paraşütlü fişek patlatmayı önerince heyecanla bu fikre sarıldılar. Uzmanın elinde kalan fişekleri birer birer patlattıklarında gökyüzü olmayan gökyüzünün neredeyse onları yuttuğunu hayretle izlediler. Hem belki de yakın köylerde gündüzdü, saatler çoktan birbirine karışmıştı...
Karanlığın gizlediği günler günleri izliyordu. Yağmur yağmıyor, kuyulardan sular çekiliyor, güneşsiz tarlalardaki ekinler gibi benizleri de soluyordu. Gökyüzü ile birlikte kuşlar da kaybolmuştu. Bazen çok nadiren uzaklardan bir kanat sesi duyulur gibi olduğunda, umutla birbirlerinin yüzlerine, sonra gökyüzünden kalan derin karanlığa bakıyorlardı. Sonra bunun bir yanılsama, eski aydınlık günlerden kalan bir zihin oyunu olduğu konusunda konuşmadan anlaşıyor, başlarını önlerine eğiyorlardı. 
Soğuk ne yana dönseler onları takip ediyor, sobalarında yaktıkları ateşin ne ışığı ne sıcaklığı onlara yetiyordu. Sevdikleri, sevmedikleri, özledikleri, görmezden geldikleri, nefret ettikleri, hatta kendi yüzleri, bedenleri bile puslu birer siluete dönüşmüştü. Kimse geçmiş günleri anımsatan rüyalardan uyanmak istemiyor, her biri kafasının içindeki dünyaya dalmak için iç saatindeki geceyi, uykuyu kolluyordu. 
Zamanla bebekler gözleri kâküllerinin arasına gizli doğar oldu. Gözleri köstebeklerinkiler gibi küçüldükçe küçüldü, saçların arasında neredeyse kayboldu. Ümitlerini kaybetmeyen üç beş anne, akıllarında kaldığınca geçmişteki ışığı, renkleri anlatıp durdular. Ama soluk siyah ve beyazdan başka renk bilmeyen çocuklar, tüm resimlerini aynı renge boyamaya devam ettiler. Okulda artık hiçbir çocuk yan sıradakine “Pembem bitti sende pembe var mı? Yeşili ödünç verir misin?” demez oldu. Zaten günden güne resim yapmaktan da vazgeçtiler... 
Hâl böyle olduğunda, eskilerin kış gecelerinde duvarda oynaşan gölgelerle eğlendikleri unutuldu. Duvardakilerin, yalnızca ışığı içlerine alan yansımalardan ibaret olduğu unutuldu. Çocuklar asıllarından büyük ve karanlık devlerin kavgaya tutuşmalarını çağrıştıran kendi gölgelerinden korkar oldular. Büyükler de üzülmesinler diye mum yakmaktan, kör lambalardan, ışıyan, ışık tutan her şeyden uzak durmaya karar verdiler.
Sonra günlerden bir gün, köyün erkekleri meydandaki çınar ağacının altında küskün otururlarken aniden yanlarında bitiveren, beyazlar giyinmiş, bu nedenle etrafına hafif de olsa ışıltı yayan bir adamla irkildiler. Çay ocağının eski fenerini yakıp sırayla ona baktılar, ilk kez gördükleri adama merakla kim olduğunu sordular. 
Adam kör bir ressamdı. Yıllardır köy köy dolaşıp resimler yapıyordu. Cılız heyecanları eski fenerin can çekişen feri gibi titreyip sönüverdi. Diğer köylerde gökyüzü var mı yok mu nasıl bilecekti? Hem zaten kör ressam olur muydu?
Yine de uzun zamandır yeni birilerine rast gelememenin derin iştahıyla konuklarına iyi davrandılar. Sıra ile evlerine buyur edip, azalmış erzaklarının lezzetlilerini onunla paylaştılar. Ressam da bu konukseverliklerine karşılık, onlara resimler yapmaya başladı. İlkin onlarınkinden önce gittiği köyleri resmetti. Aylardır yakmadıkları, tek tük kalmış mumlarını merakla tekrar yakıp resimlere baktılar. Resimlerde kimi köylerde bahar kimi köylerde kış vardı. Bunu gören yaşlılar derin derin iç çekti, kadınlar hasretle ağladı, baharı ilk kez gören çocuklar ise neşeyle el çırptı, ayaklarının üstünde hopladı. Erkekler ressamın bunları görüp de mi yoksa zihninde kalanlarla mı yaptığını birbirlerine sordular. 
Ressam sonraları köstebek çocukları resmetmeye başladı. Anne babaların kendi çocuklarını hiç görmediği hâlde onlardan güzel çizen ressama hayranlıkları arttı, resimleri gururla birbirlerine göstermeye başladılar. Ev ev her biri çocuklarının resimlerini yapsın diye ressamın önünde kuyruğa girer oldu.
Köstebek çocuklardan biri ressamdan zorlukla gördüğü kendi resmini boyamasını istedi. Kör ressam kimseleri kırmıyordu. Çocuğun resmini alacalı renklerle boyadı. Çocuğun gözlerini örten kaküllerinin üzerine de mavi bir kelebek kondurdu. Bunu duyan diğer çocuklar da saçlarında kelebekler istedi. Ressam onların saçlarına da kelebekler yaptı.
Köy artık her sabah ressamın onlara neyi resmedeceğinin heyecanı ile uyanıyor, çocuklar merakla ressam uyuyana dek çevresinde dolanıyorlardı. Olmayan gökyüzünün olmayan güneşine rağmen birlikte uyur uyanır olmuşlardı. Artık onlar da ressama onların gözüyle resimlerini anlatmanın bir yolunu arıyor, kadınlar yaptıkları leziz yemeklerin kokularını ona koklatıyor, erkekler sazlarını alıp türküler dinletiyordu. Bazen de yaşlılar ressamın tinerden çatlamış ellerini nazikçe ellerine alıp, tarlalarda ekinler tükenmeden önce biledikleri oraklarının parlaklığı hissetmesini sağlıyorlardı. 
Gel zaman git zaman böyle birlikte uyuyup uyandıkları sabahların birinde bir baktılar ki köstebek çocukların kâküllerini kelebeklerin kanatları aralamış, rengârenk resimlerle soluk benizlerine can gelmiş, karanlık, işaret fişeklerini yuttuğu gibi korkularını da yutmuş... 
İşte o gün tüm köy hep birlikte varlığı ile ilgili görüntünün artık bir hayal olduğu koca çınarın altına koştular. Hep birlikte gökyüzünü geri çağırmak için yola çıkmaya karar verdiler. Eğer gökyüzü alınıp onlara küstü, bu sebepten alıp başını gittiyse olsa olsa onu kör ressam ikna eder diye de, onu da yanlarına çağırdılar. O da kabul etti; dedim ya ressam kimseleri kırmıyordu...
 
Oya Özgür

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz