Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Kafa Karışıklığı-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı
Kafa Karışıklığı-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı

Kendi ‘hikaye’sindeki bütün unsurlar bir bir kayboluyordu.

Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY
Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY

Türk Sinemasında İnancın Etkileri

Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü
Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü

Osman Alp Denizler, Öykü, Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz

Didem Görkay'ın Erol ANAR Röportajı
Didem Görkay'ın Erol ANAR Röportajı

Erol Anar, Brezilya, Edebiyat, Didem Görkay

TEEHHÜR
TEEHHÜR

TEEHHÜR

TEEHHÜR

TEEHHÜR
TEEHHÜR
 
Hava hafiften kararmaya ve esen soğuk rüzgar yerini uğultulara bırakmaya başlamıştı. Deniz ile bulutların öpüştüğü yerlerde soluksuz bir kızıllık belirmişti. Yorgunluklarla dolu bir gün veda etmek üzereydi. Mevsim çekmekteydi üzerine yorganını. Uyuya kalmış olmalıydı tanrı.
Sahile doğru eğik adımlarını, ayak tabanları kuma boğula boğula sürüklüyordu saçlarıyla beraber Lina. Yüzündeki öfkenin sebebini bir tek o biliyor olmalıydı. Görenler de öğrenmek için ısrar etmek istemiyorlardı. Hafif bir soğukluk vardı ıslaklığında kumların. Ayaklarından göğüs uçlarına kadar üşüyordu Lina. Seviştiği son geceden kalma yorgunluk vardı gözlerinde. Belki de bundandı üşümesi soğuğu bu denli seviyorken. Rüzgar saçlarını boynuna dolamaya istekliydi. O ise sanki buna inat küt yapardı saçlarını. Saçlarının en çok ona yakıştığı farkındalığıyla sürüklüyordu kendini dalga boylarına. Kıyıya doğru rüzgar ile dans ediyor gibi sürüklüyordu kendini. Göğe kızıllığı sert fırça darbeleriyle veren tanrı(ki bu tanrı bir sanatçı olmalıydı.), aynı kızıllığı dudaklarına da vermişti. Bir şey söyleyecek olursa dudaklarının kızıllığında beliriyordu notalar. Müziğin derinliğine sürüklüyordu insanları tanrı. Mevsim mavi tonlarında yırtık elbiseler dikmişti üzerine. Zaman bu denli yavaş giderken sanki tek insanıydı yeryüzünün Lina.
Sahil boyu göçebe kuşlar şarkı besteliyordu sanki. Veyahut haykırışlarıydı belki de bütün bunlar. Lina seslere kulak kesilmişti. Bilindik uğultular sarmıştı her tarafını. Soluğuna birikmişti. Soluna birikmişti. Sağına birikmişti. Ve yıllardan garip bir yıl geçmişti önünden. Elinde neyi tutsa ıslaklığıyla çekmişti üzerine kumsal. Mavisinden elbiseli mevsim bir şeyler anlatmak istiyordu sanki. Durup kulak kesildikten sonra adımlarını atmaya cesaretlenmişti ki kendini bir anda yerde buldu. Bir sarhoşluğu vardı. Bilindik bir sarhoşluk değildi bu. Üzerine yabancı olmayan belki de yıllardır tanıdığı bir ağırlık çökmüştü. Uzaklaşmamıştı ayak izlerinden. Ama silmeye çalışıyordu. Belki de bundandı kumsalı yeryüzü bellemesi. Lina yere düşer düşmez kahkaha atmaya başlamıştı. Kahkahası bu sefer kısa sürmedi. Uzayınca gözlerinde bir göl belirdi ve kahkahası yerini gözyaşlarına bırakmıştı. Sebepsiz yere ağlamıyordu sanki. Çok uzaktan bakıldığında dahi anlaşılıyordu yüzünde beliren derin dokunuşlar.
Kendini yerde bulunca hemen kalkmadı Lina. Uzun bir süre öylece sırtüstü uzandı. Bir ömür öylece durmak istiyordu belki de. Bir ömür ne kadar sürer bilmiyordu. Aslında ölmenin ne demek olduğunu tam kavramış değildi. İnsanın ömrü soluğu kesildiğinde mi yoksa eksildiğinde mi son bulur bilmiyordu. Öylece uzanmıştı yeryüzünde. Gökyüzüne bakmaya başlamıştı. Yıldızlara. Karanlığa ya da içindeki ışıklara. Gökyüzünde milyonlarca yıldız olduğunu fark etmişti. Daha önce bunu fark etmemişti. Daha önce belki de bu şekilde düşmemişti hiç. Belki de her düştüğünde elinden tutan birileri vardı. 
Yıldızlara uzun bir süre bakınca kalabalık olduklarını ama hepsinin ayrı ayrı parladığını gördü. Babası küçükken “yıldızım” derdi ona. Bunu hatırladı. Bunu hatırlayınca gözlerinde bu sefer yaş belirmedi. Bilakis yüzünde hafif bir tebessüm yer etti. 
Sonra güçlükle ayağa kalkıp kıyı boyu yürümeye başlamıştı. Bir süre sonra bir ağacın önünde takıldı adımları. Kendini ağacın altında buldu. Yeryüzü bir insan boyu yükselmişti orada. Oturdu yanına yükseltinin. Avuçlarıyla sanki bir çocuğu sever hassasiyetiyle yeryüzüne sürdü o yükseltinin. Babasının ismi yazılıydı mavisinden dikilmiş taşında. Islaklığında yazılıydı. Soğukluğunda. Çocukluğunda... 
Daha önce hiç kurmadığı cümleler kuruyordu babasına. Hiç dokunmadığı gibi dokunuyordu. Hiç sevmediği gibi. Geciken bir dürtüydü bu. Ki bir yeryüzü girmişti araya. Gökyüzü. Tanrı oluk oluk yağmurlar eklemişti ortasına gecikmişliğin. Bir soğukluk betimlemişti avuçlarında. Yeni bir soğukluk. Bir bir düşmüştü damlalar dudaklarından Lina’nın. Gecikmişliğin ardından yüzünde bir gülümseme işlenmişti. Ağladığından çok gülümsediğinin farkındaydı.
Gülmek bir özlemdi belki bunun da farkındaydı. 
 
Yunus Balbey

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz