Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü

Dokunuyordu Her Yere Annelerimiz-Bir Osman Alp Denizler Öyküsü

Lanet telefondan başımı kaldıramıyorum bir türlü. Saate bakıyorum, ikiyi çoktan geçmiş. Uykum var deyip yatağa gireli yüz dakikayı aşkın zaman olmuş. Vaktimi olumlu yönde değerlendirmek için kendime verdiğim yüzlerce sözün üstünden bir kez daha geçmişim. Çimleri ezmemeye özen gösteren ben, kendimi ezip geçişimden bir kez bile rahatsız olmamışım. Olmuşsam bile sözde kalmış. Söz de uçmuş.

Sosyal medyada insanların paylaştıkları hikâyelerde gezinedururken Erdem’in hikâyesine denk geliyorum. Gecenin o karanlığında dışarının fotoğrafını çekip üstüne de “Sen melek oldun annem” yazmış. Tüylerim ürperiyor birden. Aklıma herkesin aklına gelebilecek tek şey neyse o geliyor. “Erdem’in annesi mi öldü?” Hemen aramaya koyuluyorum Erdem’i. Hayatımda belki de ilk defa bu saatte birini aradığımı fark ediyorum hem de hiç çekinmeden. Telefon çalarken bir soru düşüyor aklıma, taştan ağır. “Ya açarsa telefonu ne diyeceğim ulan çocuğa? Şey Erdem, ben hikâyene attığın fotoğrafı gördüm de. Ne oldu yahu annen mi öldü?” Yok yok saçmalıyorum ben. Telefonu hemen kapatmalıyım. Çünkü kurabilecek tek bir cümlem yok. Kem küm etmek bile şu an bana uzak, çok uzak bir olasılık. Ve eğer susacaksam ne diye arıyorum ben bu çocuğu!

Neyse ki Erdem çağrıma cevap vermedi. Ve beni büyük bir yükten kurtardı. Aklım ne kadar Erdem’de takılıp kalmış olsa da uyku bir çığ gibi üstüme çöktü ve ben de uyuyakaldım. Ertesi gün sabah yedide uyanıp bir buçuk saat sürecek yolculuğa koyuldum ve mutsuz olduğum işime vardım. Müşterilerle, adi patronumla ve mutsuzluğumla uğraşırken Erdem’i unuttum. O da geri dönüp beni aramadı. Zamansa her zamanki gibi üstüne düşen görevi yerine getirdi ve akıp gitti. Unuttuklarımızın üstüne bir de zaman çökünce unutulanlar hatırlanma ihtimallerini iyiden iyiye kaybetti.

Ben farkında olmasam da Erdem’in paylaşımının üstünden üç gün geçmişti. Hâlâ ne ben onunla ne de o benimle iletişim kurabilmişti. Tamam Erdem’in beni düşünecek hali yoktu. Ama ben… Ya ben nasıl unutmuştum? Zaman zordu. İyi arkadaş zor zamanda belli olurdu. Ben neredeydim? Arkadaşlığım batsın. Kendimi kaptırdığım dünya telaşı batsın.

O gün, çıkış saatim olan altıyı yine epeyce geçirdikten sonra ayrılabildim iş yerinden. Bütün gün oturmuş olmama rağmen sanki dünyanın yükünü sırtlamış gibi ağrıyordu her yerim. Kendimde eve dönmelik enerjiyi bulmak şöyle dursun yığılıp yerde kalacak enerjiyi dahi bulamıyordum. Otobüsteydim ve nedense hiçbir albenisi kalmayan evime varmaktan başka gayem yoktu. Gözkapaklarım, yalama olmuş bir kepenk gibi kaldırmaya çalışsam da kapanıyorlardı. Sahi nefes alıyordum almasına da yaşıyorum demek için bu yetiyor muydu onu bilmiyorum. Bunları düşünürken otobüste uyuya kalmışım. Bir el omzuma dokunmuş, “Son durak delikanlı” demişti. Evime gitmeye çalışırken evimden daha da uzaklaşmıştım. Gerisin geri yürümeye başladığımda, evimden uzaklaşmış hissi nedense Erdem’i düşürdü aklıma. Çünkü annesine ne kadar bağlı olduğunu biliyordum ve her şey tahmin ettiğim gibi geliştiyse, artık annesinin olmadığı evi dahi evden uzakta olma hissini tattıracaktı ona.

Erdem’i hatırlayınca büyük bir mahcubiyetle sarıldım telefona. Rehberde ismini aradım durdum. Koskoca Erdem Demir yazısını görene kadar kaç saniye geçti söylesem inanmazsınız. “Bu bendeki dalgınlık da değil, eksiklik,” dedim kendi kendime. Telefon çalmaya başladı, ben yine ne diyeceğim konusunda arafta kaldım. Erdem telefonu açtı. “Abi neredesin?” diyebildim. “Evdeyim Necmi, bütün akrabalar başsağlığına geldi. Acımızı yaşayacak, nefes alacak an bulamıyoruz,” dedi. “Sana gelmek istiyorum. İstersen ev rahatlayınca ara beni, atlar gelirim sana” diye cevap vermeyi mantıklı buldum ve öyle de dedim. Üstüne “Tamamdır. Ben seni arayacağım.” cevabını aldım ve telefon suratıma kapandı. Ama bunu kasten yapmadığını biliyordum.

Yürümekten vazgeçip yolun karşısına geçtim ve otobüs beklemeye başladım. Hava soğuktu, hava soğuktu da Erdem’in sesindeki burukluk kadar üşütmüyordu beni. Bu düşüncelerin içinde bir o yana bir bu yana savruladururken durakta otobüs bekleyen diğer üç kişi gibi ben de telefonu aldım elime. Sosyal medya hesaplarımın hepsine teker teker girdim. Defalarca sayfaları yeniledim. Saçma sapan, alakasız, boş ve kof birçok şeye göz attım. Nihayet otobüs geldi. Dakikalar evvel varabileceğim evime dönerken uyku bastırdı. Telefonum sayesinde bu kez uyuya kalmadım ve otuz yedi dakika sonra evime vardım.

Eve geldiğimde dünden kalan pilavı ısıttım, yanına yoğurt koydum. Yemek işini de aradan çıkardıktan sonra yatağıma uzandım ve telefonu elime alıp o çok kıymetli saatlerimi hiç ettim. Saat gece yarısını da geçtikten sonra Erdem’in hâlâ beni aramadığını ve bu saatten sonra da aramayacağını fark edince ona sinirlendim. Ama şimdi içindeki mesaiden sıyrılıp çocuk bana mı vakit ayıracaktı. Muhtemelen odasında ışığını kapatmış, ölümün kelimelere dökülemeyen bir büyük boşluk oluşuna alışmaya çalışıyordur. “Allah’ım uyuyayım da bitsin bu gece” derken gözüne bir gram uyku girmiyordur.

Erdem’le o günden sonra da iletişim kurmadık. İçinde bulunduğum reklam sektörü beni kendimden bile uzakta tutuyordu. Bazen aklıma kendim için kayıp ilanı vermek geliyordu ama kararlıydım, istifa edecektim. Kaybolan kendim, kendi ayaklarıyla gelecekti bana. Korkmuyordum işsizlikten. Mutsuzluğum, hangi parayla telafi edilirdi ki? Ruhumun iyiden iyiye hasta oluyor oluşu hangi kariyerden daha önemli bir konuydu? Ve ben, o kel patronun keyfi için mi yaşlanacaktım?

Konu ne de çabuk Erdem’den bana geliyor. İnsan nasıl da bencil yanlarına eğiyor boynunu. Hâlâ çıkıp çocuğun evine gitmemiş olmama şaşıp kalıyorum. Kendimden iğreniyorum. Telefon ediyormuşum da açmıyormuş da. Açıyormuş da sonra haber veririm deyip vermiyormuş da. Nerede benim arkadaşlığım? Hani insanlığım? Sahiden Erdem’den haber mi bekliyorum? Onun yanında olmak için beni duraksatan şey ne? Yoksa, yoksa ben de mi konuşurken doğrucu, eyleme gelince kaçacak delik arayan o insanlardanım?

Yine saatler geçiyor, sözde iş çıkış saatimin üstünden. Bu reklam sektörü bitirecek beni, yok edecek. Kaybolacağım ve bir daha kendimi bulamayacağım diye korkuyorum. Korkuyorum salak saçma markaların isimlerini akıllara silinmemek üzere kazırken kendi adımın yok olmasından. Ama bırakacağım bu işi, istifamı basacağım. Ben işsiz değil, onlar bensiz kalacak!

Bu akşam metrobüse kadar yürümeyi tercih ettim. Bazen derin derin nefes almak istiyorum. Her anında boğulur gibi olduğum şu günlerde hele, havayı damarlarımdan bile almak istiyorum. Yürüyüp sokakları arşınlarken düşüncelerimde de aynını yapıyordum. Fakat o ne hızdı düşüncelerimdeki, yetişemiyordu yüreğim. Derken sol arka cebimde duran telefonumun titrediğini hissettim, ters elimle uzanıp telefonu aldım. Ekranda Erdem ismini görünce “ah” dedim. Kaç gün geçti, hâlâ bir başsağlığı bile dilemedim. Telefonu açtım, Erdem nerede olduğumu sordu. İşten ancak çıktığımı söyledim. Doğum günüymüş, ailecek oturacaklarmış. İlle sen de gel diye tutturdu. Bir an içimden ne kadar yorgun olduğumu tarttım. Ne kadar yorgun olursam olayım gitmem gerektiğine karar verdim. Ve Erdem’lerin evine doğru çizdim yolumu.

Dış kapı açılıp merdivenleri tırmanmaya başladığımda ilk kuracağım cümlenin ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kapının ağzına geldiğimde Erdem’in beni beklediğini gördüm. Bir şey söylemek yerine ona kocaman sarıldım. Ağlamamam gerektiğini söyledi içimden bir ses. Yanaklarımın içini ısırdım bunun için. Biraz kan tadı, biraz acı.

Çantamı ve montumu Erdem’in odasına bıraktıktan sonra direkt mutfağa geçtim ben de. İki teyzesi, iki kuzeni ve eniştesiyle ilk defa orada tanıştım. Babası ve kardeşiyle daha önceden tanışıyorduk zaten. Hepsine teker teker ve uzun uzun sarıldım. Hiçbir şey söylemeden, sımsıkı... Mutfağa yayılan enfes yemek kokularının arasında ne kadar acıktığımı ve sabahtan beri tek lokma dahi yemediğimi fark ettim. Sonra birden insanların yüzünü incelerken buldum kendimi. Erdem’in babası mutfakta sigara içerken sanki karısını içine çekiyordu. Camdan dışarı uzayıp giden bakışları karısını arıyordu. Oturduğu sandalye bile yanındaki sandalyede karısını istiyordu. Erdem’in kardeşi biraz, nasıl desem, yorgun gözüküyordu. Ölümün bir kelime olmaktan çıkıp hayatının merkezine oturmasına bir türlü mana veremiyordu. İki teyzesi de çocukluktaki anılarına sarılıyorlardı. İkisi de o mutlu çocukluk günlerinden kesitlerle dolduruyorlardı bu ölümün yarattığı boşluğu. Enişte elinde telefonla doların hareketlerine göre şekil alıyordu. Erdem, bir hüzünlü hikâye gibi karşımda duruyordu ve ben içinde kötü haberlerin sıraya dizildiğine dair emin olduğum bir mektuba bakar gibi bakıyordum ona.

Mutfaktan tabakları alıp hep beraber salona geçtiğimizde Erdem’in büyük teyzesi elinde pastayla en arkadan geldi. Mumları yaktı. İyi ki doğdun Erdem diye başlayıp kendini tekrarlayan şarkıyı söylemeye başladık. Herkes sırayla Erdem’in yeni yaşını kutladı. Sandalyelere oturuldu ve yemekler yenmeye başlandı.

Çok garipti herkesin suratı. Ölümün herkesi sardığı bir ortamda bir doğumu kutluyorduk. Hayatın her şeye rağmen nasıl da devam ettiğini görüyor olmak bir kat daha sarsıyordu hepimizi. Belki de herkes şu an yalandan gülümsettiği suratına gözyaşlarını eklemek istiyordu. Önümüzde duran yemekleri bırak yemeyi görmek dahi istemiyorduk. Yine ülkenin içinde bulunduğu zor durumları konuşmak istemiyorduk, ekonominin hali değil kendi halimize vahlanmak istiyorduk. Ama hayat bir heyelan gibi devam ederken bizi de tutup yakamızdan kendi hızına katıyordu. Ölüm bile bir saniyelik mola hakkı tanımıyordu insana.

Tüm yemek faslı bittikten sonra sofrayı hep beraber kaldırdık. O an sofranın ilk defa toplu bir şekilde kaldırıldığını söyledi Erdem bana. Bundan ne anlamam gerektiyse onu anladım. Ölüm kadar ciddi bir konuydu belki de bu. Evet. Ölüm kadar. Sonra Erdem gel odaya geçelim, dedi. odadan içeri girdiğimizde kardeşinin dağınık bıraktığı etrafa baktıp sağda solda düzensizce duran kıyafetleri, kitapları, çöpleri tek tek yerinden fırlatarak bağırmaya başladı.

“Düzensiz şey, götünü biz toplayacağız değil mi? Ben mi uğraşacağım ulan seninle. Ben mi uğraşacağım. Evin bütün yükü bana kaldı beyefendi bir odasını toplamayı başaramıyor. Hakan. Hakan! Ulan Hakan! Makineden çamaşırları çıkardın mı?”

Hakan seslerin yükselmesi üzerine odaya geldi. “Ne oldu Erdem abi, ne var ya ne var. Odayı mı düşüneceğim? Bana kendini toparlayabildin mi diye soruyor musun ki sen? Sıçmışım odasına da dağınıklığına da”

“Evet odanın içine sıçtığın gayet anlaşılıyor zaten! Hemen topluyorsun buraları. Çamaşırları da çıkarmadıysan gidip onları da çıkarıyorsun!”

Birlikte kaldıkları odadan hiçbir şey söylemeden çıkıp giden Hakan’ın ardından söylenmeye devam etti Erdem. Babası geldi sonra ne olduğunu sordu. Erdem anlattı. Babası da odadan çıkınca onun arkasından da söylendi. “Çıkıp gidiyor evden işe, geliyor yatıyor. Kalkıyor yine işe gidiyor. Sonra gelip ne oldu diye soruyor.”

Erdem’in biraz sakinleştiğini hissettikten sonra onunla konuşmaya başladım. “Haklısın Erdem de bağırarak çözülmüyor oğlum hiçbir şey. Kılıç çekerek öğretilmiyor hiçbir şey. Hakan’a öğretmen lazım. Babana anlatman lazım. Tartıştıkça büyür bu çatlak. Birbirinizden kopan buz kütlelerine dönersiniz.”

“Haklısın. Haklısın da annem öldüğünden beri onun bana öğrettiği her şeyi unuttum sanki. Güzel konuşmayı, insanlara ılımlı yaklaşmayı. Her şey. Her şey onunla beraber gitti gibi hissediyorum.”

“Bak yanlış bir şey demek istemem ama böyle devam edersen, işte o zaman bir kez daha ölür anneniz.”

Saat on ikiyi geçtiğinde çıktım Erdem’lerden. Kulaklığı takıp kulağıma, düşüncelerimin arkasından çalan müzikle, ağlayarak dönmek istedim evime. Yürüyerek bütün araçlardan hızlı gidiyordum o gece. Her şeyi düşünüp kaç yıl öncesine gittim geldim evimden önce bilmiyorum. Tek hatırladığım evimin kapısını açtığımda annemin ışığını kapadığı salonda beni beklediğiydi. Ona sarıldım. “Hadi yat artık,” dedim. Odalarımız karşılıklıydı, annem odasına girdiğinde babamın yatakta olmadığını fark ettim. Nerede olduğunu sordum. “Babaannen hiç iyi değil oğlum. Baban başında bekliyor,” dedi.

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz