Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Didem GÖRKAY-Yeni Romanı ile Ayşe ÖVÜR ve Edebiyata Dair Bir Söyleşi
Didem GÖRKAY-Yeni Romanı ile Ayşe ÖVÜR ve Edebiyata Dair Bir Söyleşi

Didem Görkay, Ayşe Övür ve Botter Apartmanı

Bir Mutluluk Tablosu-Bir Nurullah ÇİÇEK Anlatısı
Bir Mutluluk Tablosu-Bir Nurullah ÇİÇEK Anlatısı

Güneşin üzerindeki kalın örtüyü kaldırmasının üzerinden epey zaman geçmişti...

Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü
Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü

Halise yaşamayı seviyor, yaşatmayı da öyle.

Anneanne-Bir Hilal ARAS Öyküsü
Anneanne-Bir Hilal ARAS Öyküsü

Hoca üç defa “Hakkınızı helal ediyor musunuz?”

Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ
Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ

Eski zamanlardan kalma bir masaya oturmuştu kadın.

Mektep-Bir Adnan ALGIN Öyküsü

Mektep-Bir Adnan ALGIN Öyküsü

Saçları örülü kızların korkulu rüyası, öğretmenlerin iç sıkıntısı, mahallenin bıçkını Toparlak Necmi teneffüste lise sonların ergenlerini etrafına toplamıştı yine... El kol hareketlerine bakanlar, bir emme basma tulumbanın çalışma prensibini anlattığı izlenimine kapılabilirdi. Dayısının Almanya'dan gönderdiği çıplak kadın fotoğraflarının yer aldığı dergileri ikiye, üçe katlayarak ceketinin iç cebine muska yapan Toparlak Necmi'yi iyi bildiğim için anlattığının başka bir şey olduğuna adımın Ufuk olduğu kadar emindim.

Beni görünce ağzından tükürükler saça saça seslendi:

- Gel lan, gelsene, edebiyat meraklısı bebe, gelsene lan!

Yapışkan herifin tekiydi. Babası otomobil tamircisiydi. Babasının otomobiliyle mahallenin kızlarına hava atmaya bayılırdı. Şehla gözlerini örtmek için güneş gözlüğünü hiç çıkarmazdı. Saçları her zaman briyantinliydi. Elinden düşürmediği bir de tarağı vardı. “Çift dikiş Necmi” diyenlere fena halde giriştiğini görmüştüm birkaç defa. Kimsenin gözü yemezdi ona bu şekilde hitap etmeye...

Bizden üç yaş büyüktü. Sınıfta kalmayı hobi haline getirmişti. Öğretmenlerin yaka silktiği Necmi, sigarasının külünü sınıfın zeminine çok rahat silkebiliyordu. İçimden, ulan Necmi, seni de silkeleyecek bir babayiğit öğretmen çıkacak elbette, diyordum. Ağır ağır, gönülsüz gittim yanına. Her zamanki "mektep" maceralarını anlatıyordu yine... Biliyordum tabii, bire on katıyordu. Ve bize katılıyordu gülmekten...

Kuşunuz kalkmıyor mu lan bebeler? Bırakın lan şu okul mokul işini de hayat mektebinde tahsil görün lan hırbolar! Kamışlarınıza su yürümedi mi lan daha?

Kadın bedenini kuşe kâğıtlı ecnebi dergilerde ezberleyenler için sahici bir kadınla baş başa kalmak ürkütücü, bunu düşünmek bile bedenimize iki numara büyük geliyordu. Necmi ise yaptıklarını ve yapamadıklarını allıyor pulluyor, bedeni ile arzuları arasında gelgit yaşayan öğrencilerin suratına fışkırtıyordu. Ağzında ne kadar diş varsa görebiliyorduk anlattıklarına dinlerken. Bir kızın elini dahi tutmamış buluğ çağı askerlerinin, sahici bir kadınla cinselliği yaşaması dimağ uyuşturucu bir tatbikat olarak hayallerimizde kat edebileceğimiz heyecanlı bir muharebe oluyordu. Birden bağırdı.

Defolun lan başımdan misket çocukları! Bi bok olmaz sizlerden!  Bana döndü:

- Ulan Ufuk, kız mısın lan sen, beceremiyo musun önündeki o kamışı öttürmeyi, ha?

Ablamın kıpkırmızı ojeleriyle aşık atacak kadar kızardım. Elime bir demir parçası alsam eritebilirdim. Dalaşan olmamıştı onunla. Dayanamadım ve hışımla üzerine yürüdüm. Şaşırmıştı. İstediği de buydu sanki. Dayılanmam hoşuna gitmişti. Gözlerini göremiyordum. Dudaklarının kenarına kurulan bir tebessüm gözlerini ele veriyordu. Bir matador gibiydi.

- Evet, ne yapacaksın yavrum Ufuk? Bekliyorum, hadi…

- Necmi, adamın asabını bozma, sendeki kamışsa bizdeki de ekmeklik hamur değil tamam mı!

- Boşa üfürme de gel göster marifetini o zaman!

- Tamam lan, bu hafta sonu gidiyoruz senin mektebe...

- Hah şöyleee… Adam olmuşsun lan sen, aferin lan!

Siz gidin, ben bakkala sigara almaya gidicem. Zaten edebiyat medebiyat bana uymaz, hadi lan yaylanın!

Sustum. Alelacele okulun tuvaletine koştum. Yüzümü yıkadım. Tuvaletin kırık aynasına baktım. Kırık kırıktım. Yanaklarımdan süzülen damlalara bakarken, yahu ben ne yaptım, diye düşünüyordum. Kaçarcasına çıktım tuvaletten.

Hafta sonu gelip çatınca, Necmi'nin abone olduğu kahveye gittim. Sözleşmemiştik. Herif neredeyse orada yatıp kalkıyordu zaten. Temiz bir gömlek, pantolon, limon suyuyla terbiye edilmiş saçlar, cebimde tarak ve babaannemin geçen Kurban Bayramı’nda verdiği kalın lacivert çizgileri olan kumaş mendilim... Koyu grinin gök mavisine sırnaştığı duman curcunasına girdim kumaş bir perdeyi aralarcasına...

Necmi, sağ elindeki tespihi parmaklarında dolaştırırken, sol elindeki plastik tarağıyla da favorilerini düzeltiyordu torpilli sandalyesinde... Beni gördü. İstifini bozmadan seslendi:

- Gel lan gel, ne duruyosun kapının dibinde...

Yanına gittim. Otur, dedi.

- Yok, oturmayalım, bir an önce gidelim.

- Ne o lan, kudurdun mu? Madem hazırsın, gel hadi...

Kahveden çıktıktan sonra, sorduğu her soruyu cevapsız bıraktım. O da üstelemedi.

Otobüsün camından dışarıya boş boş bakıyordum. Omzuma dokundu. Kafamı kaldırdım.

- N'oldu, geldik mi Karaköy’e?

- Evet, yüksek tahsil yapma vakti oğlum Ufuk!

Gülerken sigaradan sararmış dişleri üstüme üstüme geliyordu. Dışarıdaki kalabalığa baktım. İstanbul karlar altında kaldığında, dedemin her anlatışında gözlerinin dolduğu “ekmeği karneyle ve kuyruklarda bekleşerek alırdık” diye içlendiği, sonrasında da sarı leblebilerle doldurduğumuz su bardaklarındaki bozayı boğazımıza akıttığımız akşamları düşündüm. Ekmek ve kadın eti kuyruğu… Etlerini kiralayarak eve ekmek götürme mücadelesi verenlerle mücadeleye giren gencecik, acemi bedenler… Benim gibiler… Necmi kolumdan çekti.

- Hişt Ufuk, seni benimkine götüreyim mi?

- Seninki mi?

- Ulan dümbük, benimki işte, yani ilik Sevgi...

- İlk sevgi mi?

- Ne ilki yaa! İlik diyorum oğluum, ilik!

- Haa, anladım. Ta-ta, tamam, olur, ilik, peki…

Hiişşt yavrum gelsene buraya, ilkin olayım civanım... Hadi lan kapının önüne yığılmayın teresler… Çekilin lan… Haftaym ulan… Biz de para vercez ulan… Evet beyler, kalabalık yapmayalım… İçeri buyurun koçlar… Kocacım gelsene, özlmedin mi beni kocacım, hadi amaaa...

Başım döndü, midem bulanır gibi oldu. Belli etmiyordum. Necmi, ara sıra yüzüme bakıp tepkilerimi kontrol ediyordu. Hadi artık girelim Necmi, dedim. Güldü. O gülerken bütün güller yapraklarını döküyordu sanki. Pantolonunun arka cebinden plastik tarağını çıkardı. Sarı saçlarında tarağını yavaşça gezdirdikten sonra sağ koluma yapıştı.

- Gel lan, seni Melek'e götürücem ulan!

Seçme şansım mı vardı sanki? İzbe bir yere girdik. Kapıdaki kadınların yüzlerine bakmadan, hiçbir yere değmemeye çalışarak içeriye girdim. İri yarı bir kadın Necmi'yi görünce yanına geldi hemen.                                                                                                                                          

   – N’aber lan Neco?

Beni gördü.                                                                                                                      

- Ooo, misafirimiz var ha? Kim bu yavrucak?

- Bu bizim Ufuk, erkek olacak da ablası...

Yarısı çıkmış ojeli tırnaklarıyla Necmi’nin omzuna vurdu. Necmi de onun kıçına… Kafamı kaldırıp etrafa bakamıyordum. Nefessiz kaldığımı hissettim bir an. Necmi'ye, kulağına doğru yaklaştım.

- Melek nerde?

- Ooo, Ufuk kardeş maşallah, bu ne acele? Dur biraz yaa!

- Duramıycam Necmi, hadi bitsin artık...

- Tamam lan, her işin bir raconu var aslanım, tatava yapma! Melek işteymiş, bekle biraz, bir iki dakkada burda olur...                                                                                                                                                          İki dakika… O iki dakika silindir gibi üzerimden geçti.

Necmi ile o koca kıçlı kadın gülüşüp duruyordu. Oturduğu tabureden fırladı Necmi. İlk kez güneş gözlüğünü çıkardığına şahit oldum. Enseme bir tokat indirdi.

- Bak, Melek geldi.

Kasırgaya tutulmuş bir kayık gibiydim. Kulağıma yaklaştı Necmi. Bir yılan gibi tısladı.

- Ufkun açık olsun lan Ufuk...

Melek ile şeytan. Yan yanaydık. Bir şey demedi Melek. Elimle yol verdim ona. Yüzüme baktı umursamaz bir halde. Yüzüne baktım korkarak. Masmaviydi, kırık bir nazar boncuğuydu gözleri. Masmavi bir mızrak göğüs kafesimden girivermiş, sırtımdan çıkmıştı kanırta kanırta…

Gıcırdayan merdivenlerden çıktık odaya. Robot gibiydi. Önce kendimi tanıtsa mıydım acaba? Durdum. Etrafı kolaçan ediyordum ürkek ürkek. Siyaha kayan bir çarşaf, sapsarı lekelerle dolu bir yastık, plastik bir şişenin dibinde bir parmak kolonya, üç beş peçete…

- Daha ne kadar bekliycez?

Afalladım. Tecrübeli biri gibi davranmaya çalışsam da yutturamazdım.

- Neyi… ne kadar bekliycez?

- Neyi mi?! Aslanım senin kafan iyi mi? Sen buraya niye geldin? Top mı oynıycaz? Hadi soyun, daha bir sürü müşteri var, aletinin keyfini mi bekliycez yoksa?

Alet mi, diye tekrarladım içimden. Ekmeklik hamur, demiştim ya Necmi’ye…

- Biraz konuşsak…

Buruş buruş, askıları yırtık kırmızı kombinezonunu çıkarmaya çalışırken durdu.

- İstersen bir de Emirgan'da çay içelim aslan parçası, ha? Daha çok işim var, evde çoluk çocuk yemek bekliyor, oyalanma da ne bok yapacaksan yap!

Yeşilçam filmleri geldi aklıma. Esas oğlan, esas kızın dudaklarına yaklaşırken kamera gökyüzüne dönerdi ve masmavi gökyüzündeki onlarca güvercinin birbirlerine teğet geçen pikeleri gösterilirdi. Karşıma geçti ve kalbi bir ameliyat masasında sökülmüşçesine, kalbine yüzlerce kez mil sokulmuş birinin çaresizliğiyle sorular sormaya başladı.

- Bana bak, senin ne işin var burda? Sana göre değil burası, anlamadın mı hâlâ?

Ensemde yüzlerce un çuvalı vardı sanki. Boynum kırılmak üzereydi. Bembeyazdım. Kapkaraydım. Sapsarıydım. Çenemi tuttu kızarmış, derileri yer yer soyulmuş elleriyle. Nutkum tutulmuştu. Başımı kaldırmaya çalıştı.

- Becerdin sen oğlum, becerdin merak etme! Seni de becerdiler… Hadi, inelim aşağıya...                          

Külçe gibiydim. Ruhum sızlıyordu. Bir uğultu içindeydi gövdem. Melek, kanat taktı acemi ruhuma. Mezuniyet töreni çok kısa sürmüştü. Yanına gittim Melek'in. Çekine çekine elini tutmak istedim. Tüylenmiş yanağım avcunun içindeydi. Hayatın içindeydim. Uzattı elini. Yıldırım hızıyla tuttum ellerini. Ellerimin arasına aldım ellerini. Nazar boncuğu gözlerine baktım. Kırılmış masmavi gözlerine... Ellerini öptüm hızlı hızlı. Ardıma bakmadan zıpkın gibi çıktım odadan. Koşar adım indim merdivenleri. Necmi'yle göz göze geldim. Sırıtarak sordu:

- N'oldu lan Ufuk, nası geçti?

- N’olacak, mezun oldum!

Adnan Algın

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz