Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü

O kadar ulaşılmaz ve o kadar da yakın...

Didem Görkay'ın Narin Yükler Röportajı
Didem Görkay'ın Narin Yükler Röportajı

Şair Narin Yükler ile ödüllü şiir kitabı Aynadaki Çürüme üzerine

Bakıcı-Bir Cemile CEREB Öyküsü
Bakıcı-Bir Cemile CEREB Öyküsü

Yine homurdanarak başladı güne.

Günce-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı
Günce-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı

Çocuğa: “ Burası neresi?” diye sordum

Yıldızlı Gecenin Sabahı-Bir Soydan KIZGIN Öyküsü

Yıldızlı Gecenin Sabahı-Bir Soydan KIZGIN Öyküsü

Şarkıları seviyorum, evet itiraf etmeliyim ki türküler kadar bana hitap etmiyorlar. Meselâ bir bağlama sesi gibi beni alıp götürmüyor bir kabak kemane, ama şarkı sevmeme engel değil bu. Hattâ bazen öyle oluyor ki, nereden dilime takıldığını bilmediğim bir şarkıyı yüksek sesle söylerken buluyorum kendimi. Bazen de tam şu anda olduğu gibi o şarkıyı aklımdan geçiriyor, kimseye duyurmadan içime doğru mırıldanıyorum. Ne mi geçiyor aklımdan? “Mavi nurdan bir ırmak / Gölgede bir salıncak / Bir de ikimiz kalsak / Yıldızların altında…”

“Ne zamandır bu kadar yıldızı bir arada görmemiştim,” dedi Selim, “iyi etmişiz gelmekle. Ama itiraf etmeliyim, çadırda kalmaya tereddüt ettim önce. Malûm, alışık olduğum bir şey değil. Gerçi daha içine girmedik, gece boyunca bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz. Artık kurt mu yer, yılan mı sokar, bilinmez.” Gülümsedi, o yaramaz, hınzır çocuk ifadesi yayıldı yüzüne. İçimden uzanıp onu yanaklarından öpmek geldi, ama yapmadım, tuttum kendimi. Öpmeleri biriktiriyorum bu akşam, hepsini birlikte tahsil edeceğim, o nedenle bu hevesimi de ötekilerin yanına bıraktım. “Şimdilik iyi ki buradayız, diyorum.”

Hiçbir şey demedim. Bir eli elimdeydi zaten, alıp öptüm, derin derin kokladım, yanağıma sürdüm. Yeniden kafamı kaldırıp baktım yıldızlara, biramdan büyük bir yudum aldım, başım döner gibi oldu. Şarkının başka dizesi bir yıldız gibi kayıverdi aklımdan, “Benim gönlüm sarhoştur / Yıldızların altında.” Evet iyi ki buradayız, dedim içimden, o ânın büyüsü bozulmasın diye konuşmadım belki. Gökyüzünde binlerce yıldız, sen ve ben... İyi ki buraya gelmişiz. Bir de dalgaların huzur veren sesi var, kokunu bana getiren tatlı yaz esintisi, hışırdayan otlar, bir katar gibi ayaklarımızın altıdan gelip geçen karıncalar, ağustos böcekleri, ama hepsinden daha kıymetlisi, elimde elin var.

“Üşümüyorsun değil mi?” dedi.

İçimde bir titreme vardı ama üşümekle ilgili değildi bu. Nasıl anlatsam, bilemiyorum. Sanki kötü bir şeyin bu ânın bütün tılsımını söndüreceğine, bize huzur veren ne varsa hepsini darmaduman edeceğine dair duyduğum kaygı sarsıyordu beni. Nedendi içimdeki bu korkunç his? Yıllardır yaşamadığım bu mutluluğun tadını çıkarmak varken, neden zihnim karanlıkla konuşuyordu? Aniden denizin kuruyacağını, rüzgârın dineceğini, otların yanıp kül olacağını, yıldızların hep birden sönüp bizi zifirî içinde bırakacağını ve o kör karanlıkta Selim’in birden kaybolup gideceğini, onu bir daha ömrüm boyunca bulamayacağımı düşünmeme neden olan şey neydi? İnsan sevince, korkuları da mı uyanıyordu yoksa?

“Hayır, gayet güzel her şey, hayatımın en güzel gecesi bu belki de.”

Denize en yakın olan çadır bizimkiydi. Özellikle, bile bile seçmiştik bu yeri. Eşyalarımızı arabadan almadan önce gelip etrafa iyice bakmış, sonunda burada karar kılmıştık. Aslında arkalarda, içerilere doğru, ağaçların arasına ya da başka bir çadırın arkasına çadır kurmanın daha mantıklı olduğunu biliyorduk; hem oranın zemini burası gibi kum değildi, hem de rüzgâr karşısında daha korunaklıydı. Ama biz öyle tercih etmedik; dalgaların sesini herkesten önce biz duyalım, denizden esen rüzgâr herkesinkinden önce bizim saçlarımızı okşasın istedik.

“Nasıl bir dakikada kurdum çadırı. Doğuştan mı kampçıyım ben ne! Sen daha arabadan son poşetleri getirmeden çadır hazırdı. Bir de çevredekilerden yardım isteyelim demiştin.”

Selim hayatında sadece bir kez çadırda kaldığını, ama üzerinden hayli zaman geçtiği için aklında kalanların neredeyse silinmek üzere olduğunu söylemişti yolda. Bölük pörçük de olsa anımsayabildiklerini anlatmıştı: 1996 yılında, üniversitenin ikinci sınıfındayken, ablası ve ablasının arkadaşlarıyla birlikte birkaç günlük bir tatil yapmışlar. Aslında adı tatilmiş sadece, çünkü İstanbul’un dışına bile çıkmamışlar; Rumeli Kavağında, denizi gören yamaçlardan birine kurulan bir çadırda iki gece kalmışlar. “Yeşil bir çadırdı bizimki, ben daha o gün tanığım bir çocukla kalmıştım,” demişti, “geceyi bir bezin içerisinde geçirmenin ürpertisi, tedirginliği yetmezmiş gibi bir de yabancı biriyle nerdeyse koyun koyuna yatmıştım. O günlerden aklımda kalan en net şey, çadırda sabahlara kadar uyuyamadığımdır.”  

“Yeteneğine kurban senin, nasıl da elinden her iş gelir!” dedim, elini öptüm yine.

Tabii onu birazcık şımartmak için söyledim bunu; benim tarafımdan pohpohlanmayı beklediği, kendini bu kadar övmesinden de belliydi. Ben de ona istediği seve seve verdim. Bir bakıma sevdiğine; yüreğinle, söylediklerinle, öpüşünle, bakışınla, yani tepeden tırnağa değer vermek değil miydi sevmek? Onun yüzüne ışıklı kelebekler gibi tatlı gülüşler kondurmaktan daha değerli, anlamlı ne olabilirdi ki.

“Sahi nasıl bu kadar kolay kurdun?”

“Bazı sırlar sır olarak kalmalı,” dedi, “Ben kuracağım çadırları bundan sonraki kamplarda da.”

Ne yalan söyleyeyim, arabadan gelip de çadırın hazır olduğunu görünce şaşırmadım değil. Çünkü biz şu anda keyif içinde biramızı yudumlarken bile, bizden hemen sonra gelenler dakikalardır demir çubukları birbirine geçirmeye çalışıyorlar. Üstelik daha ortada ne çadır var ne bir şey. Selim’in böyle kolay çadır kurmasında yeteneğinin katkısı ne kadardır bilmem ama çadırın otomatik olmasının işini hayli kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Eminim Selim de bunu bildiğimin gayet farkındaydı, ama ikimiz de bu tatlı oyunu sürdürmeyi seçmiştik; o eli her işe yatkın, hiç bilmediği şeyleri bile bir çırpıda öğrenebilen, muazzam yetenekli bir adamdı, bense onun hayranıydım. İşin aslıysa şuydu: İşyerindeki Salih abiden emanet aldığım çadırı kılıfından çıkarıp bakmaya fırsatım olmamıştı, dolayısıyla nasıl kurulduğuna dair fikrim yoktu. En kötü, kamp yerinde birilerinden yardım ister, elbirliğiyle kurardık, diye düşündüm. Oysaki tepesinden tutup çektiğinizde yaylarının mandalları kilitlenen, çocukların bile kurabileceği türdenmiş.

Selim, şişenin altında kalan birkaç yudumluk birasını da kafasına dikip birden başını bana çevirdi; gözlerimi ondan alamadığım, ona hayran hayran bakmaya doyamadığım için, suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi utandım. Sadece gülümsedim. O da güldü, beyaz dişleri sıralandı. Allah’ım dedim içimden, gülmek bir insana bu kadar mı çok yakışır! Hani bir masal vardı ya, Külkedisi’nin masalı, herkes bilir. Kız balodan kaçarken cam ayakkabısının tekini düşürür, prens onu bulmak için bütün ülkedeki kızlara ayakkabıyı tek tek giydirir ve sonunda kızı bulur. İşte Selim’in gülüşü de öyleydi. Sanki yaradan gülüş diye bir şey yaratmış, sonra onu insanların dudaklarına bir bir yerleştirip bakmış, ama kimsede istediği gibi durmadığını görmüş. Umudunu yitirdikçe canı sıkılmaya başlamış. Bir gün sıra Selim’e gelmiş, bir gülüş de onun dudağına bırakmış, aradığını bulduğunu anlayıvermiş. Mutlu olmuş.

“Gülünce gamzen çıkıyor, biliyor musun?” dedim.

“Hayır, bilmiyorum.”

“Aaa, nasıl yani, kimse söylemedi mi daha önce?”

“Kimseyi bırak ben de görmedim,” dedi.

Sağ elim hâlâ elindeydi, bırakmadım; diğer elimi yavaşça uzatıp işaret parmağımla çenesine, çenesinin ortasındaki çukura dokundum.

“İşte tam burada,” dedim, “sen gülünce ortaya çıkan bir gamzen var. Gülüşüne gamze saklanmış.”

Yine güldü, çenesindeki parmağımı tutup öptü.

“Sen kâşif mi oldun şimdi? Gamzemin güzel kâşifi…”

Sende keşfettiklerim o kadar çok ki bilemezsin, dedim, yine içime konuştum. Uzun uzun anlatayım desem, bildiğim bütün sözcükleri aklıma getirsem, inan eksik kalır. Belki de sana dair eksik bir şey olmasın diye böyle susuyor, adınla eksik sözcüğünün yan yana gelmesini bile istemiyorum. Çünkü çok şeyim eksik oldu şimdiye dek; başımı yasladığım bir omuzda benim de saçım okşandı, ama eksikti yüreğimi ısıtacak sevgi sözleri; ben de yarınlara dair çok düş kurdum uykulardan önce, ama güneşli sabahları eksikti düşlerimin. Şimdi sen de eksik kalmayasın diye derin derin susuyor, kendime diyorum diyeceklerimi.

“Beğenmedin mi kâşif olmayı? Benim hoşuma gitti oysa.”

“Sen sustuğuma bakma, beğenmez olur muyum? Tam aksine, çok sevdim. Ama bak, bir gün benden başkası da çenende bir gamzenin olduğunu söylerse, onlara geç kaldıklarını söyle. O çoktan keşfedildi de.”

“Olur, söylerim,” dedi. Bira poşetine doğru eğildi.

Demez biliyorum. Oysa onun gamzesiyle anılmak ne de güzel olurdu. Hayatta bundan başka hiçbir şey istemezdim. Nasıl ki Kristof Kolomb denince akıllara Amerika kıtası geliyorsa, Selim’in gülünce çenesinin tam ortasında oluşan çukurdan söz açıldığında da bilseler ya kâşifinin ben olduğumu. Selda Çukuru deseler oraya; Selim nereye giderse gülüşünde beni de götürse, Dünya’nın bir ucunda da olsa, onu yıllar boyu hiç görmesem de kulağında adım, gülüşünde keşfim kalsa.  

Selim yeni açtığı birasını bez sandalyenin gözüne yerleştirdi. Kumsalda bir kaybolup bir görünen köpüklü dalgalara bakarak, “Sence denize girebilir miyiz yarın?” diye sordu.

“Hiç sanmam,” dedim. “Hem sen de duydun ya, bugün denize girme yasağı varmış. Böyle devam ederse yasak yarın da sürer. Hem zaten amacımın deniz değildi ki. Karadeniz hep hırçındır, ben korkarım da burada denize girmeye.”

“Oysa deniz şortu da getirmiştim.”

“Boyumuzdan daha büyük dalgalar var, görüyor musun? Yarın da bundan farklı olmaz, hattâ daha da kötüleşebilir. Ama üzülme sen, şezlonglara uzanır, kitaplarımızı okuruz. Olmaz mı?”

“Bak sen şuna, hayırdır birader, nereye gidiyorsun böyle!”

Selim beni dinlemiyordu. Çadırın tam çekilmemiş kapısının fermuar boşluğundan içeriye girmeye çalışan yeşil bir çekirgeyi son anda görmüş, yerden aldığı kâğıtla dokunup çimenlerin içine düşürmüştü. “Zaten tırsıyorum çadırda uyumaya. Gece oradan oraya sıçrayıp yüreğimi ağzıma getirecek bu da.”

“Korkma, zararsızlar onlar. Bir keresinde arkadaşlarla kampa gitmiştik, nerdeyse bir hafta kalmıştık. Çadırımıza bir sabah kertenkele girmişti.”

“E ne yaptınız?” dedi gözlerini çekirgeden ayırmadan.

“Çadırdan çıktık, sonra eşyaları birer ikişer aldık. Onu biraz rahatsız ederek dışarı çıkardım. Ama korkmadım. Ne de olsa orman onun eviydi, biz onun yaşam alanına girmiştik.”

“Aslında ben korkmamalıyım, değil mi? Sen şehirde doğdun, oysa ben on iki yaşıma kadar köyde yaşadım. Her türlü mahlukatı gördüm. Evimize yakın bir çay vardı, yazları orada taşlardan ve naylonlardan gölet yapardık. Çıplak ayak suya girerdik. Suyun içinde, taşların altına saklanmış koca koca yengeçler olurdu. Biz yürüyünce sağa sola kaçışırlardı. Bazen onları alıp kenara çıkarır, oynardık. Su yılanları da olurdu çayın içinde, yanımızdan hızlıca geçip giderlerdi.”

“Şimdiyse, zıplamaktan başka bir şey yapmayan şu böcekten mi korkuyorsun?”

“Ben de anlamıyorum bunun nedenini,” dedi, “belki de büyüdükçe birçok şeyden korkmaya başlamamızla ilgilidir bu, ne dersin? Korkularımız zaman içinde, karşısında cesaretle durduğumuz şeylere de bulaşıyordur. Büyürken yalnız kalmaktan gitgide daha çok korkarız, okulu bitirememekten, işe girememekten, bulduğumuz işi kaybetmekten. Sevmekten, bazen de sevgimize karşılık bulamamakta korkarız. Bunca korkunun arasında unutuyoruz cesareti, kim bilir.”

Baktım çevreye, uzak birkaç çadırın önünde oturan insanlardan başka herkes uykulara çekilmişti.

“Yavaştan uyuyalım mı? Zaten yorgunuz,” dedim. “Hem geç uyanalım, uykumuzu iyice alalım desek de olmayacak, sabah erkenden açacağız gözlerimizi. Çünkü güneş vuracak çadıra, ister istemez kalkacağız.”

“Çadıra girelim ama hemen uyumayalım. Yastıklarımızı kapıya doğru koyalım, sırtüstü uzanıp biraz daha yıldızları izleyelim.”

“İstediğin bu olsun. Benim de en sevdiğim şeydir.”

Kalktık, sandalyelerimizi katlayıp kılıflarına koyduk, çeri çöpü topladık, poşetlerin ağızlarını sıkıca bağlayıp bir kenara bıraktık. Ardından çadıra girdik; Selim’in söylediği şekilde başlarımız yan yana, şişme yataklarımızın üzerine uzandık. Gözlerimiz, sayısız yıldızın yanıp söndüğü gökyüzünde gezinmeye başladı.

“Bakarsın bir yıldız kayar. Dilek tutup öyle uykuya dalarız," dedi.

Hiçbir şey söylemedim. Selim’in aklında yıldızların ışıltısı olduğundan mıdır bilmem, ne yanıt vermediğimi fark etti, ne de başımı çevirip onu izlediğimi. Tam o an, ona bakarken Nâzım’ın sevdiğim dizelerinden birkaçı geldi aklıma. Hani “Yıldızlar ve senin kafan / kâinatın en güzel yeridir,” dediği o sayfalarda yazmış ya, “Mademki kafanda ışıklı bir gece var, / benden izin sana / sev, sevebildiğin kadar”, işte o cümleler, âdeta birer yıldız gibi parlayıp söndü kafamda. Aklına binlerce yıldız yağan bu adama, sevmenin ne de çok yakıştığını düşündüm. Evet biliyordum, aklının bir yarısının başka bir evrende olduğunu, bir yanı benimleyken diğer yanının henüz kapanmamış defterlerin sayfaları arasında gezindiğini biliyordum. O sayfalarda dolaştıkça şimdiye dek göremediği, gözünden kaçmış nice ayrıntıya denk geleceğini, o ayrıntıların Selim’in rotasını başka bir yıldıza çevireceğini ve beni kör bir karanlığın ellerine bırakıp gökyüzümden kayıp gideceğini de biliyordum. Belki bu yüzden, az önce ‘Sevgimize karşılık bulamamaktan korkarız’ dediğinde de kalakaldım. Sanki en yüce dağlardan yuvarlanan koca bir kaya gelip yüreğime oturdu. Tonlarca ağırlığındaydı, yerinden kimselerin oynatamayacağı; çirkin, lanet, kapkara bir kayaydı bu!

“Yıldız kaymayacak galiba,” dedi, “bin tane var biri olsun oynamadı yerinden.”

Kolumda bir şeyin gezindiği hissettim birden. Kıl gibi ince bacakların tenimde kıpırdayışından bunun bir çekirge olduğunu anladım. Nasıl olmuşsa, bu yaramazlardan biri bize fark ettirmeden içeriye girmiş, sersem sersem geziniyordu. Selim’e söylersem yattığı yerden fırlayıvereceğini, kendini dışarı atacağını, çadırda başka çekirgelerin de olduğundan korkup sabaha kadar uyumayacağını düşündüm. Ona çaktırmadan, kolumu hızlıca çadırın dışına doğru savurdum. Çekirge atlayıverdi çimlere.

“Aaaa, bak bak, kaydı bir yıldız!” dedi parmağını heyecanla gökyüzüne uzatarak, “hadi ikimiz de hemen bir dilek tutalım. Bakarsın sabaha gerçek olur!”

Benim gamzeli yıldızım hiç kaymasın, dedim içimden, beni karanlıkta koymasın!

 

Çığlık ve feryatlarla uyandık sabah, önce ne olduğunu anlayamadık. Bir kadın “Yardım edin, n’olur biri yardım etsin! Kimse yok mu?” diye bağırıyordu. Çadırın küçük penceresinden baktığımızda; kumsalda bir kadının, bir adamın ve iki kız çocuğunun çığlıklarla sağa sola koşturduklarını gördük. Bir yandan boyu birkaç metreyi bulan dalgalara doğru bakıyor, ellerini kollarını sallıyorlar, bir yandan da bize doğru dönüp yardım çağırıyorlardı. Kırmızı deniz şortunda beyaz harflerle cankurtaran yazan genç bir adam kumsala doğru var gücüyle koşuyordu.

Biz de hemen dışarı çıktık, aceleyle terliklerimiz giyindik. O sırada, iki üç metre sağımızda, ağaçların altına kurulmuş olan çadırın önünde duran bir kadın, biz bir şey sormadan “Birisi denize girmiş galiba, şimdi de çıkamıyor. Bu havada niye yaparlar ki bunu?” dedi.

Cankurtaranların sayısı birer ikişer artıyordu; kimisi kumsaldan bizim tarafa koşuyor, belli ki ihtiyaç duyulan bir şeyleri almaya geliyordu, kimisi de can yeleklerini, uzun halatları yüklenmiş, kumsalda dövünen, çaresizce yardım bekleyen insanlara doğru gidiyordu.

Yapabileceğimiz ne olabilirdi, bilmiyordum ama biz de denize doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık; attığım her adımda ayaklarım kumlara gömülüyor, sanki kumsal her seferinde beni daha da içine çekiyordu. Başımı önüme eğmiştim, gözlerim ayaklarımdaydı; kat ettiğimiz her metrede kulaklarıma çarpan feryatlar, figanlar artıyor, kumsal da beni daha büyük parçalarla yutuyordu. Önce ayaklarımın kumun içinde kaybolmaya başladığını gördüm. Mavi terliklerimi örten, ayaklarımı karanlığına çeken kum dalgası bileklerime doğru çıkıyordu. “N’olur biri getirsin kızımı, Allah için yardım edin!” Korku bedenimi tepeden tırnağa ele geçiriyordu; dizkapaklarıma tırmanan kum zerreleri hızlıca bir bataklığa gömüldüğümü ve artık bana kimsenin yardım edemeyeceğini fısıldıyordu tenime. “Kııızııımm, yavruuumm, dayan!” Artık belime kadar kumun içindeydim, bedenimin yarısı bir başka âlem tarafından ele geçirilmişti; karanlıkla beslenen korkunç yaratıklar, yerin altından ayaklarıma sımsıkı yapışmış, beni yanlarına almaya çalışıyorlardı. Bir adamın sesini duydum o an, “Şu ellerim kırılsın, kopsunlar, tutamadım kızımı, dalgalar alıp götürdü,” diyordu. Boğulmak üzereydim, boğazıma kadar kuma gömülmüştüm. Ağzıma irili ufaklı kum taneleri girmeye başlıyor, ellerimden de birileri beni olanca gücüyle tutmuş, hareket etmemi engellemeye çalışıyordu. Nasıl olduysa bir an elimi kurtardım, kalabalıkta kaybolmaktan korkan bir çocuk gibi bir nefeste Selim’in eline yapışıverdim. O an bedenime kan, ciğerlerine hava, ruhuma bahar üflenir gibi oldu; karanlığın o lanetli elleri kuruyup döküldüler, kum eski halini aldı, mavi terliklerimi yeniden gördüm.

“Ne oldu, neden öyle korkuyla tuttun elimi?” dedi Selim.

Tam ona kumlardan, yaratıklardan bahsedecektim ki bir çığlık girdi aramıza.

“Yok mu birisi, Allah aşkına alın yavrumu oradan. Çok dayanamaz, körpecik daha.”

Başımı kaldırdım ki varmışız deniz kenarına; hırçın, köpüklü, koca dalgaların arkasında, belki otuz kırk metre ötede bir baş görünüp kayboluyordu. Bazen elini kaldırıyor, bazen gözden kayboluyor, sonra az ilerde yeniden beliriyordu. Can yeleklerini giyinmiş, bellerine kalın halatlar bağlamış cankurtaranlar kendilerini suya atıyorlar, ama dalgaları aşamıyorlardı. Onlar kendilerini her ileriye attığında, dalgalar bedenlerine bir çığ gibi çarpıyor, geçit vermiyordu.

Kuma yığılmış dövünen, kendini paralayan kadına sarılmış sekiz on yaşlarında iki kız çocuğu daha vardı, onlar da çığlıklarla ağlıyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar küçük ve masum gözlerde korkunun en karanlık halini gördüm. Bu öyle bir şeydi ki bakana bulaşıyor, yüreğinde kendine yer açıyor ve güzel olan, mutluluk adına yaşayan ne varsa her şeyi çürütüyordu.

“Niye kimse bir şey yapamıyor,” dedi Selim öfkeyle, “ben gireceğim denize!”

İleri doğru atıldı, daha da sıkı tuttum elini, bırakmadım.

“Saçmalama, o kadar insan geçemiyor, sen dalgaları nasıl geçeceksin?”

“Ne yapalım, burada durup küçük bir kızın boğulmasını mı seyredelim?

Sustum, sadece uzun uzun gözlerine baktım; istedim ki bakışlarındaki o büyük kederi kendime de pay edeyim. Bendeki taşınmaz bir yük olsa da onun yüreği ağırlıklar altında ezilmesin istedim. Ah Selim’im, dedim gözlerimle sonra; neden yanıtını bilmediğim soruları soruyorsun? Sesimizi duyurabildiğimiz ama yanına gidemediğimiz, elini tutamadığımız küçücük bir kızın çırpınışları benim de kanadımı kolumu kırmıyor mu sanıyorsun? Onun diline değen bir damla tuzlu su, benim yaralarımı dağlamıyor mu?

“Kayboldu, gözden kayboldu kızım!” diye bağırmaya başladı adam, “Gören var mı? Bir kayboldu, çıkmadı sonra. Kızııım, yavrum, dayan. Nasıl kaydın kollarımdan kızım!”

Kamp alanına sirenlerle iki ambulans ve üç jandarma aracı girdi. Kapıları açılan araçlardan inenler bize doğru koşmaya başladılar. Selim’e baktım, gözlerini kızın en son olduğu yere dikmişti. Birkaç dakika konuşmadan, dinmek bilmeyen dalgaların arkasına, oralarda bir karartı, bir hareket görmek umuduyla baktık. Ama hiçbir şey görünmüyordu. En sonunda gelebilen iki deniz motosikleti ve bir bot, suyun üzerinde gidip gelmeye başladığında, Selim de gözlerini bana çevirdi. Aynı anda yaşlar dökülmeye başladı gözlerimizden. 

Yıldızlı bir gecenin sabahında, küçük bir kızın ciğerlerine deniz dolmuştu.

Soydan Kızgın / 1 Aralık 2018     

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz