Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Çıkmayan Leke-Bir Hilal ARAS Öyküsü
Çıkmayan Leke-Bir Hilal ARAS Öyküsü

Psikoloji ve kurgunun oluşturduğu bir anlatı...

Cehennem Çiçeği
Cehennem Çiçeği

Cehennem Çiçeği

Göz Kapakları-Bir Hilal ARAS Öyküsü
Göz Kapakları-Bir Hilal ARAS Öyküsü

Ekim sabahının 8.55'i gösterdiği saatler.

Bir Avuç Hiçlik-Bir Aydın MERAL Öyküsü

Bir Avuç Hiçlik-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Ölüm, var oluşla yok oluşu içinde barındıran gerçek… Bu izbe hücreye tıkıldığından
beri düşündüğü tek şey buydu. Oysa kısa süre öncesine kadar yaşadığı bohem yaşamına teğet
bile geçmiyordu bu şeyler. Ölüm ona Kafdağı’nda tutsak edilmiş masalsı bir söylenti gibi
gelirken, şimdi onun kucağında ve ona karşı korumasız kalmak ürkütüyordu onu. Ve ölüm
gittikçe somutlaşıyordu bedeninde, kanında, beyninde, rüyalarında…
Dün akşam yağan yağmurla damlamaya başlayan tavandan akan sular hücrenin
zeminde küçük bir birikinti yapmıştı. Az önce tavandan düşen damlanın çıkarttığı tok ses onu
biraz olsun kendine getirdi. Uykusuzluktan ağırlaşmış göz kapaklarını zorlukla açarak solgun
ışığın kasvetleştirdiği hücreyi incelemeye başladı. Kireç tabakasının kalınlaştırdığı sarımtırak
bir lavabo, hemen üzerinde örümceklerin ağ kurduğu küçük pencere, yağmur sularının ilginç
şekiller oluşturduğu küflenmiş bir tavan ve altında gıcırdayan yaylı ranza. Gördüğü tek şey
bunlardı. Şimdi ona sinema arşivlerinde saklanmış gibi gelen eski yaşamından çok uzaktı şu
anki durumu. Boğaza bakan geniş ve rahat evi, her sabah yürüyüş yaptıktan sonra İngiliz
kahvesini içtiği Rum Karagiç’e ait sosyete kafesi, ona minnet duyan hizmetçileri ve egosunu
tatmin ettiren yapaylığın sarmaladığı zevkler…
Neden bulaşmıştı ki bu beyaz işine, öncesinde bağımlı olduğu beyazın ticaretine
başlamak için önüne geçemediği bir tutku uyanmıştı içinde. Bu pazardan pay almak için
kellenin koltukta olması gerektiğini buraya tıkıldığında yeni öğrenmişti. Patronun son sözleri
karmakarışık beyninde yankılanıp duruyordu: “İçtiğin çorbaya tükürdün, bedellerine
katlanacaksın.” Patron bunları dedikten sonra yanındaki izbandut adamları üzerine
saldırtmıştı. Adamlar sivri burunlu ayakkabılarıyla karnına sertçe birkaç tekme vurmuşlardı.
Her vuruşlarında karın ağrıları daha da şiddetlenmeye başlamıştı. Bir an için adamların
kendisini öldüreceklerini düşünmeye başlamıştı; ama neyse ki hırpalamaları kısa sürdü. Onu
karanlık ve pis kokan hücrede bırakıp çıktılar. Neresi olduğunu tahmin edecek durumda
değildi. Karnı fena halde yanıyordu. Rutubetli duvara zar zor dayanabildi. Tıkıldığı yer
karanlıktı; ancak küçük pencereden yansıyan ay ışığı köşedeki ranzanın kenarlarında mat bir
beyazlık oluşturuyordu. Sürüne sürüne yatağa doğru hareket etti, ranzanın ayağına tutunarak
doğruldu ve kendini yatağa attı. Burnuna yatağın keskin kokusu geldi. Kokuyu almamak için
burnunu kapatmaya çalıştı; ama bundan vazgeçti. Hücrenin soğukluğuna rağmen derin bir
uykuya daldı. Böyle bir durumda yapılacak en iyi şey buydu belki de. Uykuya dalmak ve
beyin uyanana kadar sanal bir gerçekliğe dalmak…
Akşam yirmi iki civarında eve geldiğinde hizmetçiler gitmişti, açık bırakılan salon
ışığı köşedeki ikonları ışığa boğuyordu. Salonun kokusunu yavaşça içene çekti. Hafif bir
deterjan kokusu aldı. Demek yeni temizlemişlerdi. Bu kokuyu ne zaman algılasa içine bir
huzur kaplardı. Temizliğin huzuru. Arınmış olmak. Salonda biraz oyalandıktan sonra duşa
girdi. Uzun zamandır alışkanlık ettiği gibi soğuk suyun altına tuttu günün yoğunluğundan
gerilmiş bedenini. Kendine iyi bakmasına rağmen ara sıra doktorundan uyarılar almıyor
değildi. Uyuşturucu kullandığını saklamaya çalışsa da doktoru kanında biriken maddeden
anlamıştı. Ama bir iki küçük uyarı dışında üstelememişti; çünkü hastasının bunlara kulak
asmayacak biri olduğunu biliyordu. Soğuğu hissetmemeye başladıktan sonra suyu kapattı,
gözleri kapalı olarak bekledi biraz, pamuklu bornozunu giydi. Kendini iyi hissettiği
zamanlardan biri de buydu. Günün keşmekeşliğinden, yoruculuğundan kurtulup kendi
bedeniyle baş başa kalabilmek. Yavaş adımlarla mutfağa gitti, hizmetçilerin yapıp
buzdolabına koydukları yemeklerden birini seçti, kısık ateşte ısıttı, mutfaktaki masaya
çabucak bir iki çeşit yemek daha koydu. Her yemeğin tadını alabilmek için yavaş yavaş
çiğnemeye başladı. Masayı olduğu gibi bıraktı, nasıl olsa yarın hizmetçiler toplayacaktı.
Salona döndü, ışık biraz daha parlamıştı sanki. İçki dolabına doğru yürüdü, kırmızı şaraptan
bardağına çok az koydu ve neredeyse tüm duvarını kaplayan pencerenin yanına gitti. Boğaz,
binlerce yılın yaşanmışlıklarını tek karede göstermeye çalışırcasına yorgunca uzanıyordu.
Yalılardan yansıyan ışık yakamozun yapbozunu tamamlıyordu. Ara sıra tabloyu bozan küçük
gemiler, hafif sallanan ışık demeklerine hareketlilik kazandırsa da biraz sonra su eski
dinginliğine kavuşuyordu acemice. Gemilerin yarattığı küçük dalgalar çaresizce kıyıda
parçalanıyordu; ama her parçalanmanın ardından yeni bir dalga parçalanların öcünü almak
için kıyıya saldırıyordu; fakat sonuç yine başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bu kırılgan döngüde
ne dalgalar alınganlık gösterir ne de kıyılar farkındadır dalgaları incittiğinin. Denize bakıp
kafasını bir sonuca varmayan düşüncelere daldırmayı çok seviyordu. Beynin tembelleşmesini
engellemek için boğaza her baktığında kendine bir konu bulurdu: aşk, siyaset, varlıkyokluk…
ancak bunlar sadece o gecenin birkaç saatlik ömrüyle sınırlıydı. İçkisini içip, kuş
tüyü yumuşak yastığına başını koyduğunda bu düşünceler tıpkı izlemekte huzur bulduğu
dalgalar gibi uykunun duvarlarında parçalanıp yok olurdu. Son günlerde kafasına takılan
saplantı hariç: uyuşturucu kaçakçılığı. Kendisine bu kadar uzak bir konudan kendini bir türlü
alamıyordu. Ne boğazın masalsı karanlığı ne de geçen gemilerin yazarlarda uyandırdığı
ilhamlar yerini alabiliyordu bunun. Bugüne kadar küçük dozda beyaz bağımlılığı dışında bu
konu hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Ama buna bir son vermesi gerekiyordu. Yarın ilk işi buna
bir çözüm bulmalıydı. Uyuşturucusunu satın aldığı adamı bulup konuyu ona açacaktı. Bu
akşamlık bu kadar beyin jimnastiği yeter dedi kendi kendine. Boşalmış bardağını komedinin
üzerine bıraktı, dişlerini bile fırçalamadan yatağına uzandı. Deliksiz bir uykuya daldı, yarın
arınmış olarak uyanmak umuduyla. Her şeyden…
Sabah uyandığında güneş bir hayli yükselmişti hafif bulutlu gökyüzünde. Perdenin
arasından sızan ışın demetleri odada beyaz ve sarı renk halkaları oluşturmuştu. Rutin
sporunu yapmak için eşofmanını giyip çıktı. Bugün farklı olarak koşu yolunu biraz daha
uzattı. İçinde fazla enerjisi var gibi geliyordu. Koşudan sonra evinin yakınındaki Karagiç
kafede sade kahvesini deniz üzerinde süzülen martıları izleyerek yavaş yavaş içti. Havanın
çok soğuk olduğu günler dışında buraya uğrardı. Böylelikle gününün zinde geçmesi için
gerekli psikolojik desteği sağlardı. Kafede birkaç ahbabıyla sohbet ettikten sonra eve geldi,
duş aldı, yeni gelmiş olan hizmetçinin hazırladığı kahvaltıdan az da olsa bir şeyler yedi. Bu
esnada da masanın kenarındaki günlük gazeteye de göz atıyordu.
Beklediği an yaklaştıkça genellikle soğukanlılığını koruyabilen yapısı
heyecanlanmaya başladı. Sulukule’ye doğru hareket etti. Beklediği adam biraz sonra etrafını
kolaçan ederek yanına yaklaştı. Her zaman olduğu gibi dilenci kılığındaydı. Kısa ve yapmacık
bir hal hatır sormadan sonra adam selamlaşmak için elini uzattı. Uzatırken iki parmağı arasına
küçük bir uyuşturucu paketi koymuştu. Bu duruma aşinaydı. Elini çektikten sonra adamın
elinden aldığı paketi cebine koydu. Adam tam gidecekken, omzundan tuttu ve konuya girdi.
Karşıdaki böyle bir şey beklemiyordu ve bu zamansız ricanın altında bir an için art niyet
olabileceğini düşünse de müşterisini uzun zamandır tanıdığı için güvenebileceğine kanaat
getirdi. Satıcı, çevrede herhangi bir tehlikenin olup olmadığını öğrenmek için sık sık etrafına
bakıyordu. Kafasındakiler kabataslak anlattı satıcıya. Satıcı çevresine yine bakındıktan sonra
anlatmaya başladı. Patronla doğrudan bir bağlantısının olmadığını, kendisinin sadece en uç
görevdeki elemanlardan biri yani argodaki tabiriyle torbacı olduğunu söyledi. Malı patrondan
bir aracıdan aldıktan sonra müşterilere satabiliyordu; ama patronun Beyoğlu’nda bir barı
olduğunu şayet oraya giderse doğrudan patronla konuşabileceğini söyledi. Adama teşekkür
edip Sulukule’den ayrıldı. Tabi satıcı biraz bahşiş vermeyi de ihmal etmedi. Daha fazla
dayanamayacaktı. Zaman kaybetmeden Beyoğlu’na gitti. Barı buldu. Önce etrafı tanımak için
bir bira istedi. Birasını içerken bir yandan da barmenle yakınlaşmaya çalışıyordu. Birasının
bitirdi. İkincisini almak istediyse de patronun karşısına ayık gitmek daha iyi olur diye geçirdi
içinden. Birasını bitirdiğini gören barmen, bir tane bira daha isteyip istemediğini sordu.
Nazikçe hayır dedi; ancak patronu görmek istediğini söyledi. Böyle bir şey beklemeyen
barmen, neden dermişçesine ona baktı. Cevap alamayınca az ilerde oturan siyah takım elbise
giymiş adama, beyefendinin patronla görüşmek istediğini söyledi. Adam hızlı adamlarla
yanlarından uzaklaştı. Kısa bir süre sonra ifadesiz bir yüz haliyle geldi. Patronun yanına
üstüne aramaya izin verme koşuluyla gidebilirlerdi. Kabul etti. Üst araması bittikten sonra
adamın peşi sıra yürümeye başladı. Dar ve uzun merdivenlerden yürürken düşmemek için
tırabzanlara tutunmak zorunda kalıyordu. Merdivenlerin sonunda bulunan ve lüks döşenmiş
odaya girdiler. Patrona elini ilk o uzattı. Patron; elli yaşlarında, boyalı gür saçları, bıyıklı
geniş yüzü, göbeğiyle uyumsuzluk gösteren lacivert takım elbisesi. Patronun gösterdiği
koltuğa oturdu. Oturduktan sonra da salona göz atmayı da ihmal etmedi. Burası ferah ve
sakindi. Salonunda kullanılan renklerin uyumu ve aksesuarların birbirini tamamlaması
insanda bütüncül bir görsel haz uyandırıyordu. Barda üstünü arayan adam çıktıktan sonra
patrona kendisini, ne işle uğraştığını buraya niye ve nasıl geldiğini anlattı. Patronun tepkisini
görmek için biraz bekledi. Patron masanın üzerinde yaldızlı çakmağa bakıp düşünüyordu.
Sonra karşısında bir olduğunun farkına yeni varmış gibi silkindi. Bir üçüncü kişiden
konuştuklarını saklamaya çalışır gibi çıkıyordu sesi. Bu konuda biraz düşünmesi gerektiğini
daha sonra haber vereceğini, söyledi. Patronun yanıtını büyük dikkatle dinledi. Bir an için bu
yanıtın hayır anlamına geldiğini düşünse de hemen vazgeçti bu düşüncelerden. Vedalaşıp
çıktı.
Bardan çıktığında gece yarısıydı. Gündüzleri insanın yürümekte zorlandığı İstiklal
Caddesi, belediyenin temizlik görevlileri ve onlardan ürküp sağa sola kaçışan telaşlı kediler
dışında pek kimse yoktu. Caddenin bu hali çok soğuk geldi ona. Kapalı dükkanlar bu
soğukluğu daha da arttırmak istermişçesine metalik kapılarını caddenin parke taşlarıyla
birleştirmiş gibiydiler. Caddeyi nerdeyse boydan boya yürümesine rağmen bu süre ona çok
kısa geldi. Üniversitede okurken gördükleri uzay-mekân konusu geldi aklına. Bir an için tüm
yaşam bununla açıklanabilir mi diye geçirdi içinden. Sonsuz bir bütünlük olan zamanın sonlu
ölçeklere parçalanması aslında insanın çaresizliği diye düşündü. Zamanı parçalamak ve
parçaları zamanlamak. Kime, neye ve niçin? Bunlara düşüne düşüne Taksim Meydanı’na
kadar geldi. Arabasına yöneldi, son anda taksiyle gitmeye karar verdi. Taksiyi beklerken
yanından atık kâğıtları toplayan bir adam geçiyordu. Adam da izlendiğinin farkına varmış
olacak ki o da baktı. Elli beş yaşlarında, mutsuz ve umutsuz bir hali vardı. Soluk renkli keten
pantolon üzerine kırmızımsı bir kazak ve kazağın eskiliğini az da olsa örten adi bir palto.
Ağarmış saçlarının hemen altında daha da beyazlamış kaşlar ve onları tamamlayan uzun
sarımtırak sakalları. Derinleşmiş göz çukurlarındaki yorgun gözleri özetiydi aslında
özetleyemeyeceği yaşamının: yitik, bitik, karamsar… Biraz sonra müşteri bulmak için yavaş
hareket eden taksiye el salladı. Taksiye binmeden toplayıcı adama yine bir göz attı. Kendisine
biçilen görevi yerine getirmeye devam ediyordu.
Eve vardığında zaman kaybetmeden duş aldı. Havluyla kurulanmadan bornozunu
giydi. Salona gelip hafif bir müzik açtı ve kendini üçlü koltuğa bıraktı. Ardında bıraktığı günü
düşündü. Uzun zamandır yapmak istediğini yaptı ama niye? Samimi olmak gerekirse hiçbir
şey için diye düşündü. Bu kadar tehlikeli ve üstelik zarar veren bir maddenin içine girmek çok
mantıksızdı. Aslında bu istediğini hiç dizginlemek için çaba harcamamıştı. O kadar zayıf
iradeli biri de değildi; ama bu konuda durum farklıydı. Hem zaten artık ne önemi vardı ki
artık bunu düşünmenin, ateşi baruta vermişti ve barut ilermeye başlamıştı bile.
Dışarısı güneşli olmasına rağmen hücre soğuktu. Ranzasının üzerinde dizlerin karnına
çekmiş olarak uzanmıştı. Üşüyordu. Kalktı, birkaç adımlık hücrede volta atmaya başladı.
Düşünmeye çalışıyordu geleceğini. Ama bu belirsizlik ve sislerin içindeki bulanmışlıkta bu
imkansızdı. Dört bir yanı kuşatılmışlık, çaresizlik ve korku. Ne yapacaklardı ona. En iyi
ihtimal polise vermekti; ama o da kendi pimlerini çekmek olurdu. Polisin elinde önemli bir
adamları, yok yok bu çok mantıksızcaydı. Onu affetmeleri de çok zordu. Gerçi patrona çok
büyük işler yapmıştı ;ama bugüne kadar bu camianın içinde affedilenlerin olduğunu
duymamıştı. Geriye tek şey kalıyordu: Öldürme!
Yine aynı yere geldi: Ölüm. Son günlerde tüm düşüncelerinin gelip dayandığı yer
burasıydı. Bu kadar yakın olmak ve bu kadar bildik gelmesi insana. Ölüm, bedende, her an
yanında, kalp atışlarının o kısacık dinleme aralığında ya da ciğerin her nefes sonra nefessiz
kalan anında saklanmıştır. O kadar anlık, o kadar kısa ve o kadar kesin…
Telefonu çaldı. Ekranda özel numara yazdığını görünce adamlarından biri olduğunu
anladı. Boğazını temizledikten sonra telefonu açtı. Karşıdaki: “Ağabey, bıldırcınları
Afganlıdan aldık; ancak artık İran’dan geçemeyiz. İran-Pakistan sınırı ABD askerleri
tarafından kontrol altında, Irak’ın da durumu malum, tek çare Suriye üzerinden ülkeye giriş
yapmak. Yolumuz biraz uzayacak ama yapacak başka bir şey yok. Ben ve veteriner arkadaş
kuşları Mardin’den ülkeye sokacağız. Kuşların bakımını düzenli yaptığımızdan bir sorun
çıkmaz. Şimdilik söyleyeceklerim bunlar, daha sonra yine ararım.”. Telefonu kapatır
kapatmaz sinirden karşıki duvara fırlattı. Nerden çıktı bu Allah’ın belası İran-ABD savaşı.
Tüm planlarını altüst etmişti. Neyse ki adam sorun çıkmaz demişti. İçinden dilerim umarım
öyle olur yoksa patronun gazabına uğramak kaçınılmazdı. Masasından kalktı, bürosunun
içinde gezinmeye başladı. Durdu. Madem malın geliş şekli planlanandan farklı olacaktı; bunu
kendi lehine çevirmeliydi. Bürosundan çıktı. Dışarıdaki bir telefon kulübesinden patrondan
randevu aldı. Akşam her zaman ki yerde buluştular. Patrona: “Hesapta olmayan bir sınır
kontrolünde mallarımız yakalandı. Adamlardan biri kaçabildi diğeriyse ellerinde. Mallar
elimize gelene kadar bir çok el değiştirdiği için, işin peşine düşseler dahi bize ulaşmaları çok
zor.” Konuşması bittikten sonra patronun keskin ve ısrarlı bakışları altında buldu kendini.
Odada yoğun sessizliği bozan patronun kısık sesi oldu: “umarım dediğin gibi olur da adamın
ötmez. Şayet öterse bülbülün kellesini uçurmak bize düşer. Şimdi git ve ortalıkta
görünmemeye çalış.” Biraz sonra kalabalık caddenin içinde buldu kendini; ama aklı daha
patronun konuşmasındaydı: Bülbülün başı.
Ne zaman çıkartılacaktı bu hücreden. Yaşamdan uzak olmak ve belki de bundan sonra
yaşama hiç katılamamak çok zor geliyordu. Eskiden boğaza bakarken şimşekler çaktıran
beyni, şimdi sanki hücrenin sınırlarıyla sınırlandırılmıştı. Düşünemiyordu artık. Çocukken
annesini kızdırdığı zaman odasından çıkması yasaklanırdı ama bu çok kısa sürerdi. Hem zaten
küçücük bir çocuğun özgürlük arzusu ne kadar büyük olabilir ki; büyüklerin yasak üstüne
yasak koyduğu bu dünyada.
Kapısı yumruklandığında saat üç civarındaydı. Yatağından fırladı, giyindi. Oraya
buraya çarpa çarpa koridoru geçti. Kapı deliğine bakmadan kapıyı açtı. Karşısında patron ve
üç adam daha vardı. Adamlar kolundan tutup yaka paça apartmanın önünde duran otomobile
bindirildi. Gözleri bağlandı. Yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra araba durdu.
Arabadan çıkarıldı ve boya kokan bir yere girdiler. Gözleri kapalı olduğundan nerde
olduklarını bilmiyordu; ama yolculuk uzun sürdüğüne göre İstanbul dışına çıkmış olmalılardı.
Biraz sonra gözleri açıldığında buranın bir boya deposu olduğunu anladı. Patron: “Evet, Bay
Bülbül, kendini akıllı sanıyorsun ama senden daha akıllıların olduğunu unutuyorsun galiba.
Bu piyasadan geçen her gram uyuşturucudan haberimiz varken sen süt çocuğu kalkıp bizden
kilolarca malı kaçırmaya çalışıyorsun. İçtiğin çorbaya tükürdün, bedelini ödeyeceksin.”
Dedikten sonra adamları tarafından tekmelenmeye başlandı. Neyse ki kısa sürdü bu.
Adamlardan ikisi onu omuzlarından tutup sürükleyerek bir hücreye tıktılar. Kapıyı sertçe
üzerine kapattılar.
Yatağının üstündeyken hücrenin kapısı açıldı. Onu döven adamlardan biriydi. Adam:
“Kalk, patron seni affetti. Özgürsün. Bunlar senin arabanın anahtarları. Giderken dikkat
çekmemeye çalış. İstanbul’a gitmek için E-5 kullanman daha güvenli olur.” Şaka mı
yapıyordu bu adam? Ne demek patron seni affetti? Bu mümkün değil. Bu kadar buhran
yaşatan ölüm düşüncesinden sıyrılmak zor oluyordu. Durdu. Adamın sözlerini tekrar düşündü.
Biraz sonra toparladı düşündüklerini: Yaşam. Anahtarları aldı. Yaşamın anahtarları. Depodan
sendeleye sendeleye çıktı. Uzun zamandır göremediği güneşe çıkınca gözlerini ışıktan
kapamak zorunda kaldı. Gözlerinin ışığa alışabilmesi için birkaç kez açıp kapattı. Arabası
deponun bahçe kapısındaydı. Mesafe kısa olmasına rağmen hücredeki dar alana alışmış
bedenine çok uzun geldi. Yürümeye yeni yeni başlayan küçük çocukların doğal sevincine
benzer bir sevinçle bu mesafeyi geçti. Arabaya bindi ve adamın dediği gibi yan yollardan
geçip E-5 çıktı. Getirildiği yerin Gebze olduğunu biraz sonra anladı. Deniz yola paralelce
uzanıyordu masumca. Karşıdaki Samanlı dağları ile otoyolun denizi aralarına alıp tutsak
ettiklerini düşündü. Ama artık bunları düşünmek gereksizdi. Özgürdü. Denizin büyüsünü
Körfez’de yol alan gemiler bozuyordu. Evi geldi aklına. Boğazı, kendisini dinleyen en
anlayışlı dilsiz varlık. Evini özlediğini anımsadı. Hücredeyken evini pek düşünemiyordu.
Demek özgürlük olmayınca insan düşünemiyordu. Hala nasıl serbest bırakıldığına
inanamıyordu. Bulunduğu ana döndü. Bir an önce eve gidip yatmak istiyordu. Tam o esnada
dikiz aynasından bir tırın çok hızlı geldiğini gördü. Acelesi olan bir şoför diye düşündü. Tır
tam onun aracıyla aynı hizaya gelmişti ki tır şoförü direksiyonun onun üzerine kırdı.
Açık tenli bedeni, uzun ve dolgundu. Çocukken sahip olduğu sarı saçları zamanla
kumrallaşmış, şimdiyse orta yaşlı bir adamda olması gerektiği gibi aklaşmaya başlamıştı.
İlkokul ve liseyi ailesinin yaşadığı küçük kasabada okumuş, üniversiteye geldikten sonra da
bir daha dönmemişti kasabaya ve o zamandan sonra da yalnız yaşamaya başlamıştı. Yaşamayı seven ve
yaşamdan tat almayı bilen biri olarak tanımlardı kendini. Ölümü ise kendine çok uzak bir şey
olarak bulurdu ama yanıldığı bir nokta vardı: Ölüm bedenin dışında değil içindeydi. Ölüm
bedene uğramaz bedenden ayrılınca ölürdü insan. Her doğum aslında ölümdür. Tıpkı hurdaya
dönen aracın içindeki ölümsüz bedeni gibi. Patronun en çok başvurduğu yollardan biriydi:
Kaza süsü...

İzmit/Kocaeli-2008

instagram: eydinmeral

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz