Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ
Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ

Eski zamanlardan kalma bir masaya oturmuştu kadın.

NASIL YAZIYORLAR
NASIL YAZIYORLAR

edebi yazılar

TEEHHÜR
TEEHHÜR

TEEHHÜR

Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY
Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY

Türk Sinemasında İnancın Etkileri

Fasulyenin Çilesi-Bir İrem YERLİKAYA Öyküsü

Fasulyenin Çilesi-Bir İrem YERLİKAYA Öyküsü

Adım Boncuk Ayşe. Fasulyeyim. Daha önce defalarca kez pişirilip yendim ve sonra yeniden dünyaya geldim. Reenkarnasyon denilen olay. Size bir önceki yaşamımda başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Nedendir bilmiyorum ama bu kez hatırlıyorum.

                Alabildiğine sıcak bir gündü. Gece sevkiyatı ile gelmiştim markete. Neyse ki sebzeleri, hızlı çürümesinler diye buzdolabı ürünlerinin en yakınına koymayı akıl edebiliyorlar. Yerim rahattı. Kapıya yakın bir reyonda olmak heyecan vericiydi. İçeri giren müşterinin, beni arzu edip etmeyeceğini yüzündeki ifadeden tahmin etmeye çalışmak çok eğlenceli bir şey, gerçekten.

                Yo hayır, Çalı Fasulye ile yan yana durmak beni huzursuz etmiyordu. Her zaman bir rekabet vardır aramızda ama yapılarımız farklı bizim. Benim iri göğüslerim vardır. Boncuk lakabım oradan gelir zaten. Dişiliğimi ön plana çıkartmayı ve onu yaşamayı severim. Çalı ise uzun boyu, geniş yapısından ötürü yaydığı organik enerji ile ilgi toplar.

                Hikâyenin başladığı gün mesela, sabahın erken saatlerinde, yaşlı bir teyze gelmişti reyonun önüne. Benim, içinde bulunduğum paketi eline aldı. Üstümü örten naylonu gayet rahat parmağı ile aralayıp yırttı. Ben tabi bu hoyrat hareketlerden ötürü epey heyecan duydum. Bana bir an önce sahip olmak istediğini sandım. Biraz elledi oramı buramı, iyice bir hoş oldum. Ama sonra vazgeçti. Gitti dolmalık biberlerin yanına. Onları da mıncıkladı, beğenmedi. Patlıcana yanaştı, bir iki dudak büktü. Bıraktı. Döndü dolaştı, hemen arkamda duran Çalı paketinde karar kıldı sonunda.  

                Benim naylonu açtı ya sağ olsun, bu sayede ben de biraz hava almış oldum. Hatta bu durum, hikâyemin esas insanı, Pembe Şapkalı Kadın’ı kapı ağzındaki kalabalık arasından fark etmeme neden oldu bile diyebilirim. Benim naylonu aralayınca yaşlı teyze, pencere aralığından hafif boynumu uzatma özgürlüğüm oldu.

                Pembe Şapkalı Kadın, tek başına kocaman alışveriş arabasını sürüyordu. Bana gelene kadar sepetin yarısı dolmuştu. Aslında içeri girdiği ilk anda beni gördü ve bir sevindi sanki. Zeytinyağlı fasulye pişirmek fikri aklında hiç yokmuş da beni görünce birden aklına gelmiş olmasına keyiflenen bir hali vardı. Öncesinde başka reyonları dolaşıp en son bana geldi. Ne düşündüyse o ara. Bir an için Çalı’ya baktı. Ben zaten o sırada anladım zeytinyağlıya niyetlendiğini. Sonra kararlı bir biçimde ve yüzünde memnuniyet ifadesi ile beni sepete atıverdi. İşte bu dedim, klişelere başkaldıran biri!

                Kasada işlem yapılırken, alışveriş sepetinin en üstünde olduğum için tabi ilk poşete girenlerdendim. Bekle Allah bekle. Öyle çok şey almış ki Pembe Şapkalı Kadın, taksinin bagajı tıka basa torbalarla dolunca, herhalde fena halde kalabalık bir eve gidiyoruz diye düşündüm. İnşallah beğenirler pişmiş halimi dedim içimden. Bir de çoluk çocuk varsa evde, oh şen şakrak bir eğlence. Buram buram fırından yeni çıkmış ekmek kokusu hayal etmeye başladım yolda. 

                Bir eve girdik ki in cin top oynuyor! Dedim, herhalde misafirleri akşama gelecek. Pembe Şapkalı Kadın, şarkı mırıldanıyordu buzdolabını yerleştirirken. Beni ikinci rafın en önüne koydu. Baktım benden başka sebze yok. Ne aldı bu kadın torbalar dolusu? Neyse dedim en azından, bugün yarın pişerim.

                O gün hiç hareket olmadı. Birkaç kez buzdolabının kapısı açılıp kapandı. Bir ara ton balığı ile mısır gitti. Sonra şeftali, üzüm, bir de çikolatalı pasta. Akşam saati şarap şişesi birkaç kez dışarı çıktı sonra yeniden geldi. Ben esnemeye başlamıştım. Gece olduğunu anladım. Artık o saatten sonra pişmeyeceğim belliydi. Sızmışım. Sabah erken bir saatte peynirler, yumurta bir de reçel kavanozu ile tereyağ çıktı dışarı. Bir süre sonra aynen geri geldiler.  

                Sonra birden bir elin bana uzandığını fark ettim. Heyecandan yüreğim ağzıma gelmişti! Yeniden yemek olacaktım ben de sonunda. Bir yandan çıplak bedenime domates dökülmemesi için dualar ediyor, diğer yandan soğan ve zeytinyağı ile sevişmek için sabırsızlanıyordum feci şekilde. Ahhh o pembeleşen soğanın baştan çıkaran kokusu yok mu!

                Buzdolabından dışarı çıktığım an beni tezgâha koydu Pembe Şapkalı Kadın. Başında şapkası yoktu. Evde kimse de yoktu. Üzerimdeki naylonu, narin bir dokunuşla tamamen açtı. Beni çelik süzgecin içine boşalttı.  

                O da ne? “Ay ay ayyyy dur yavaş be kadın! Benim kılçığım yok ki! Sırtımı yüzdün resmen.”

                “Ne güzel bir fasulyeymişsin sen öyle. Sadece kenarlarını kopartmam yetecek gibi görünüyor.”

                “E herhalde Boncuk Ayşe’yim ben. İlk defa mı pişiriyorsun?”

                Ucuz atlattım yeminle, yok yere bıçak altına yatacaktım. Biraz dalgın birine benziyordu. Bir de hep şarkı söylüyordu. Evin içinde çalan müziğe sürekli eşlik ediyordu. Bir ara nasıl kaptırmışsam kendimi efkârlandım resmen.  Bir yandan yıkanıyorum musluk altında bir yandan ben de eşlik ediyorum şarkıya.

                “Gözlerinin içineee başka hayal girmesinnn. Bana ait çizgileeer dikkat et silinmesinnn…”

                Ah kıyamam bu kadın aşk çekiyor, kesin!

                Ben durulanırken suyun altında, birden zeytinyağı çıktı tezgâh altı dolabından. Ocağa doğru giderken göz kırptı bana. İçim içime sığmadı o sırada yeminle, az sonra sevişeceğimizi hayal ettikçe ürperiyordum. Tabi soğansız olacak iş değil bu ama onun da ortalıkta göründüğü yoktu. Koca toparlak gözden de kaçmaz ki, bir türlü anlam veremedim bir süre. Sonra birden Pembe Şapkalı Kadın, elinde bir poşetten tenceredeki zeytinyağı üzerine bir şey döktü ve o anda soğanın içimi gıcıklayan kokusunu duydum.

                Aklımı yitireceğim, nereden geliyor bu koku? Soğanın rendelenmesi gerekmiyor muydu? Birkaç dakika sonra fena halde tahrik olmuştum. Ön sevişmeye falan gerek kalmadı, artık soğan bana dokunduğu saniye, her şeyimle onun olabilirdim.

                Birden süzgeci aldı Pembe Şapkalı Kadın, avuç avuç beni tencereye boşaltmaya başladı. O da nesi? Pespembe soğan parçacıklarına bulanmaya başlamaz mı dört bir yanım birden! Kaşık etrafımda dolanıp beni sürekli baş aşağı ettikçe, soğan içime içime işliyordu. Bu nasıl bir mutluluk, nasıl bir koku, nasıl bir dokunuş… Ahhh işte bu…

                O ara Pembe Şapkalı Kadın’ın mırıldandıklarını hayal meyal hatırlıyorum. “Ah be adamım, keşke bir mucize olsa da seni görebilsem. Bu zeytinyağlı fasulyeden sana da yedirebilsem…” diye birilerine konuşuyordu ama kime meçhul.  Üzüldüm onun o haline, belli ki bir sevdiği vardı uzaklarda. Sonra kendimden geçmişim. En son heyecanlı ses tonu ile kulağıma çalınan cümlesi “Acaba sen halen o limanda olabilir misin ki?” gibi bir şeydi.

                Sevişme sonrası uyumuşum uzun bir süre. Gözümü bir açtım ki zeytinyağı iliklerime kadar işlemiş, soğan ile bütünleşmiş vaziyetteyiz. Cam bir fanusun içindeyiz hep birlikte. Şükürler olsun ki domates yok! Ama aşağılarıma doğru turuncu-kırmızı arası bir renk dönüşümü var. Korktum birden. Neler olduğuna anlam veremedim. Sonra bir baktım, cam fanusun kenarlarında da aynı renk var. Salça bu!

                Ne kadar uyuduğumun farkında değilim. Biraz üşümüşüm. Bedenim serin. Fanusun tepesi açık. Pembe Şapkalı Kadın telefonla konuşuyor. Onun sesine uyanmışım zaten.

                “Saat kaçta kalkıyor Kuşadası’na otobüs? Peki, Bodrum’dan ne kadar sürüyor yol? Anladım. Yani ben 19.00 otobüsüne yetişirsem, herhalde 22.00 gibi en geç Kuşadası Limanı’nda olurum. Çok teşekkürler.”

                Nereye gidiyor bu kadın? Anlamadım ki beni niye pişirdi? Eve gelen giden yok. Kendisi de bir yerlere gidiyor belli ki. Yenmedikten sonra pişmemin âlemi ne? Bak yine şarkı söylemeye başladı. “Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım. Vız gelirdi her şey inan bana, yeter ki ben sana varsaydım.”

                Ay hatta kendi kendine dans ediyor! Ay yavaş dur başım döndü yahu. Kıyafetlerini değiştiriyor şimdi de. Yalnız mı kalacağım ben evde? Şansa bak. Aaa pembe şapkasını taktı kadın! Ay dur yavaş sallama, başım dönüyor. Nasıl yani ben de mi geliyorum?

                Daha ne olduğumu anlamadan, bir anda cam fanustan daha geniş plastik bir kabın içinde buldum kendimi. Sağdan soldan gelen çat sesleri ile kilidi de vurdu mu? Üstüme de poşeti sardı. Aldı beni koltuğunun altına, evden çıktık!

                Resmen ben de Kuşadası’na gidiyorum!

                “Şoför Bey Bodrum otogar ne kadar?”

                Yahu bu ne sarsıntı kardeşim. Bir yere otursaydın da bari beni de kucağına falan alsaydın. Dön babam dön, hoplaya zıplaya epey bir süre koltuk altında kaldım. Tabi kabın her tarafı yağ ve salça oldu. Umulmadık bir biçimde kenarından sızarak poşete akmaya başlamıştı. Kaç kere midem ağzıma geldi alabora olmaktan kabın içinde. Çok şükür bir süre sonra durdu sarsıntılar. Yolda yürümeye başladı Pembe Şapkalı Kadın. Birilerine bir şeyler soruyor, duyuyorum. Şükür ki başka insan sesleri var artık.

                “Kuşadası’na gidecek 19.00 otobüsü nereden kalkıyor acaba?”

                Yalnız resmen tarihe geçecek fasulyeymişim ben. Bodrum’da piş, Kuşadası’nda ağza düş! Pes diyorum, valla her fasulyeye nasip olmaz da orada beni kim yiyecek çok merak ediyorum halen.

                Bindik mi bir otobüse nihayet. Tabi ben o ilk minibüsün içinde sarsıla sarsıla nasıl perişan olmuşsam, otobüse binmemle beraber kustum. İnsanoğlu acımasız, dedikodum yapılmaya başladı bir anda.

                “Burası iğrenç kokuyor! Bayatlamış fasulye gibi.”

                “Bu ne kokusu? Ekşimiş soğan ve ter kokusu karışmış sanki. Korkunç!

                “Pes yani, herhalde biri fasulye yedi ve geğire geğire bindi otobüse.”

                Nasıl ağrıma gitti bilemezsiniz. Gelen geçen konuşuyor. Pembe Şapkalı Kadın’ın hiç oralı olduğu yok. Hakaret eden bir Allah’ın kuluna cevap vermedi. İki buçuk saat boyunca yanındaki boş koltuktaydım. Soğan tabi sıcaktan iyice bıraktı kendini. Tehditkâr kokumuz tüm otobüsü sardı. Ben açıkçası birazdan burada yenilirim diye düşünmeye başlamıştım ama işittiğim tüm gurur kırıcı sözlere rağmen Pembe Şapkalı Kadın, beni yanı başından hiç ayırmadı. O zaman anladım ki biz gerçekten önemli birisine gidiyoruz.

                Otobüsten sonra başka bir minibüse daha bindik. Bu kez epey kısa bir yol gittik. Sonra indik ve bayağı bir yol ben yine koltuk altındaydım. Yürürken Pembe Şapkalı Kadın birileri ile telefonla konuştu. Ama nerede olduğumuzu onlara söylemedi. Benden de bahsetmedi. Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü.

                “İyi akşamlar.”

                “İyi akşamlar, buyurun.”

                “Ben arkadaşıma sürpriz yapmak istiyorum. Sakıncası yoksa bana teknesinin nerede durduğunu söyler misiniz?”

                “Teknenin adı nedir?”

                “Hayal”

                “T9-‘da. Sağa doğru yürüyün. İlk ayrımdan değil ikinciden sola dönün. En sonda.”

                “Çok teşekkürler.”

                Bir teknede yenecek olduğuma inanamıyordum! Resmen denize nazır bir menü olmak için gelmişim bu kez dünyaya. Tabi kısmet olur da tekne sahibini bulursak. Bir o yana bir bu yana sürekli dolandık durduk. Ama her nedense bir yere varamadık. Bu arada ben susuzluktan bitkin vaziyetteyim çünkü tüm zeytinyağı kabın kenarından poşete aktı artık. İçim çekilmiş durumda.

                “Affedersiniz.”

                “Buyurun.”

                “Ben bulamadım tekneyi. Acaba yanlış yer söylemiş olabilir misiniz?”

                “Tekne adı için Hayalet demediniz mi? Doktorun teknesi.”

                “Hayır, Hayal! Doktor da değil ayrıca.”

                “Ah çok özür dilerim. Durun hemen telsizle sordurayım.”

                “Şey ben sürpriz yapacağım dedim ya belli etmeyeceksiniz değil mi?”

                “Yok yok siz merak etmeyin.”

                Bir anlasam biz kime gidiyoruz? Beni kim yiyecek? Bu Pembe Şapkalı Kadın’ı bunca yoldan, üstelik benimle beraber getiren kim? Ona ne diye sürpriz yapıyor? Yol boyu bunca sefalete ne için katlandık biz? Ben bunları düşünürken, telsiz konuşmaları duyulmaya başlamıştı.

                “Tekne adı Hayal. Hakkında bilgi istiyorum.”

                “Tekrar edin teknenin adını.”

                “Hayal”

                “Limandan bugün çıkış yaptı!”

                Nasıl yani? O ne demek? Ben yine mi yenmeyeceğim? Sanırım benim sonum çöp tenekesi olacak. Ya da küflenmek! Ya bu kadın, şimdi kahrolur da sinirinden beni bir köşede bırakırsa! Ya böceklerin saldırısına uğrarsam? Soğanın da umurunda olmam ki artık. Her şey tutkuyla yaşandı ve bitti.

                Pembe Şapkalı Kadın yine şarkı söylemeye başlıyor o anda.

                “Bana gönül zevkini sevgisiyle içiren. O ümitsiz yılları gözyaşıyla geçiren. Ey ilahi sevgili, doymamıştım tadına. Mavi kelebek derim, sevdamızın adına…”

                Boşver be Pembe Şapkalı Kadın. Üzülme. Gel gidelim biz evimize. Bırakma beni buralarda. Yol arkadaşı olurum sana. Eve gidince, koyarsın bir kadeh rakı kendine. Yanında bir dilim beyaz peynir, bir de kavun. Eh ben de varım işte. Yine şarkılar söylersin. Hem beni de yersin, bunca yoldan sonra yarına bozulurum ben. Emeğin boşa gitmesin hiç değilse. Hem sen değerlisin, unutma bunu.

                 Bir yandan yürümeye başlamıştık yine. Pembe Şapkalı Kadın’ın adımları ağırlaşmıştı. Düşündüğümün aksine beni sımsıkı tutuyordu kolları arasında. Bir şeyler mırıldanıyordu. Hatta tuhaf ama galiba benimle konuşuyordu.

                “Olsun be arkadaş, belki biraz hüzünlüyüm. Onu görmek çok isterdim ama demek ki böyle olması gerekiyormuş. Ben hiç pişman değilim. İçimden geldiği gibi davrandım, aşkla. Seni sevdiğim adam ile beraber yemek istedim. Kısmet değilmiş.”

                Çok geçmeden taksiye bindik. Artık ben de perişandım yorgunluktan ama umursamıyordum. Ne varsa yazgıda yaşanacaktı illa ki.

                “Şoför Bey, Otogar lütfen. Yarım saat sonraki Bodrum otobüsüne yetişmem gerekiyor. Acele edelim. Son sefer!”

                Ay içimden nasıl ağlamak geldi o an. Tutamadım kendimi. Her tarafı iyice batırdım. Pembe Şapkalı Kadın’ın elleri yağ içinde kaldı.

                O geceyi, dört bir yanına hüzün bulaşmış kabın içinde, buzdolabında geçirdim. O kadar yorulmuşum ki ertesi gün öğlen vakti dolaptan dışarı çıkarıldığımda afyonum henüz patlamamıştı. Önce kaşıklandım. Sonra bir tabağa konuldum. Üzerime tuz ekildi. Yenilmek üzere olduğumu anladım. Tuhaf bir burukluk vardı içimde. Heyecanımı yitirmiştim sanki.

                Pembe Şapkalı Kadın iyice bana yaklaştı. Gülümsüyordu. Elindeki küçük ekmek parçası ile yüzüme dokundu. Sevgi ve şefkat doluydu. Bu koku, öyle tanıdıktı ki! Beni dudaklarının arasına aldığı an zaman durmuştu.

                İkimiz için de yeniden doğuş vaktiydi!    

 

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz