Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Ben-Bir Aydın Meral Öyküsü
Ben-Bir Aydın Meral Öyküsü

Ve benlik yitimi.

Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü
Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü

Halise yaşamayı seviyor, yaşatmayı da öyle.

Kadın ve Çocuk-Bir Yalçın TECİMER Öyküsü
Kadın ve Çocuk-Bir Yalçın TECİMER Öyküsü

Kadın, Çocuk ve Yalnızlık

Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü
Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü

-ama bunların hiçbiri benim soruma bir yanıt değil.-

Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü

O kadar ulaşılmaz ve o kadar da yakın...

Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü

Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü

Nasıl anlatmalıydım kendimi ona? Kendimi diyorum çünkü ben artık onun aşkıyla sarmalanmıştım. İçimdeki aşk çocuğu, her geçen gün daha da şımarıyordu. Kabardıkça kabarıyordu yüreğim ama hep içimde büyürdü duyumsadıklarım. Onu ne zaman görsem, sanki evde yaramazlık yapıp da annesinden azar işitmiş haylaz çocuk gibi sus pus olurdum çaresizce. Sus pusluk sürdükçe içimdeki çocuk yaşamın cenderesinde hırpalanmış yaşlı ve bitik adama dönerdi sanki. Ama olmazdı böyle. Söyleyebilmeliydim ona. Kendimi karşıma alıp ikna etmeliydim kendime. Söylemeliydim ona. İçimdekileri dillendirmeliydim. Ama nasıl? Konuşarak mı, yazarak mı, yoksa susarak mı? Ama susarak da olmaz ki. Susmak neye yarardı ki kendini boğmak dışında. Susmak sadece sevdaları imkansızlaştırır…

Yine böyle düşünerek sokakta aymazvari gezinirken hoparlörlerde yarın akşam yazlık sinemada İtalyan Usulü Evlilik filminin gösterileceği anons ediliyordu. İtalyan Usulü Evlilik? Evet, evet. İşte bu ona açılmam için büyük bir fırsattı. Hemen oradan dönüp onların evine doğru yöneldim. Yolda giderken aynı zamanda kapıyı açtığında onunla nasıl konuşacağımı da düşünüyordum. Varana kadar kafamda onlarca cümle kurdum ama hemen hepsinden vazgeçiyordum. Şevkimi kırıyordu hepsi. Nedense hepsi de yapmacık gelmişti bana. O anda ağzımda çıkacak sözcükleri oluruna bırakacaktım. Doğal olmalıydım. Evlerine vardım. Kapıya çıkan birkaç basamağı tırmanırken sevgilisinin evine gizlice girmeye çalışan genç aşıklar gibi etrafımı kolaçan etmeyi de ihmal etmedim. Şimdi kapısındaydım. Yaşamımın ilk kapısı. İlk aşkımın, ilk vurgunumun ve ilk çaresizliğimin tokmaklı ceviz kapısı. Heyecanımı kontrol etmeye çalıştım. Tedirginlikle elimi kaldırdım, tokmağı tuttum. En fazla elli gram olan alüminyum tokmak nedense daha ağır geldi bana. Aşkın yanılsaması işte. Kaldırdığım tokmağı sanki elimde incinmesini istemediğim küçük bir serçe yavrusuymuş gibi incitmemeye çalışarak kapıya vurdum. Bekledim. Her geçen saniyeyle birlikte yükselen heyecanım kapının arkasında ayak seslerinin geldiğini işitince doruğa çıktı. Birazdan kapıyı açacaktı bana. Bu bile gururumu okşuyordu. Yere yığılacak gibi oldum ama kapıda onun bir an bile gözümün önünden gitmeyen pürüzsüz ipeksi yüzü, insana her zaman huzur veren büyük siyah gözleri ve alınmamış kalın kaşlarını beklerken karşıda annesini gördüğümde kendime geldim ama tedirginliğim yüzüme de yansımış olacak ki annesi:

- Hayırdır oğlum Ahmet, hasta mısın? Bet benzin solmuş?

- Yo. Yok. Selma Teyze. Geçiyorum bir hal hatırınızı sorayım, dedim. Bu dediğime o da pek inanmadı sanki. Kafasını hafifçe eğip kalkık kaşların altından kuşkulu kuşkulu bakmaya başladı. Benden daha mantıklı bir cevap beklediğini anladım. Bir çuval inciri berbat etmemek için gerçeği söylemeliydim.

- Şey. Selma Teyze, yarın sinemada güzel bir film vardı, belki Ayşe’nin hoşuna gider diye onu davet edecektim. Şayet gelmek isterse beraber gidelim diyecektim.

 Bu duyduktan sonra hafif bir tebessüm belirdi yüzünde. Bu tebessüm beni de rahatlattı. Gülümsedim. Devam etti.

- Ayşe şu an evde değil ama geldiğinde söylerim. Gelirse yarın film saatinde orda olur. Sen de orda onu beklersin. Hadi şimdi sağlıcakla, ocakta akşam yemeğim var, ona bakmam gerek. Annene selam söyle. Güle güle.

Kapıyı kapattı, sersemlemiştim. Yani yarın onunla film mi izleyecektim? Ama gelmezse. Ya gelirse? Mahallenin hınzır yaramazları gibi koşar adım eve gidip yatağa uzandım. Mutluydum. En azından ilk söküğü çekmiştim gerisi onun elindeydi. Yemek yemeden uyuya kalmışım.

Filmin başlamasına on dakika kala geldi. Uçacak gibiydim. Kalın kaşlım karşıdan geliyordu. Dizlerine kadar inen rahat yazlık elbisesi, hafif sürme çekilmiş koca gözleri her zamanki gibi beni yine ferahlattı. Bana doğru geliyordu. Yaklaştı. Bana doğru attığı her adımda sevincim utangaçlığa evriliyordu. Biraz sonra yanımdaydı. Sevinçten haykırmamak için zor tuttum kendimi.

-Merhaba Ahmet.

-Mer, merhaba Ayşe.

Kekelediğimi görünce tatlı tatlı güldü. Ben de ona katıldım. Hayatımın ilk aşkıyla ilk konuştuğum sözcükler dini kitaplardaki gibi kutsal geldi bana.

O zamanlar yazlık sinemalarda filmi izlerken çekirdek izlemek adettendi. Ben de çekirdekleri ve biletleri Ayşe gelmeden önce almıştım. El hareketiyle oturmaya gidelim mi gibisinden bir hareket yaptım. Önüme geçip yürüdü. Ne olacağını bilmeden ve bilmek istemeden peşinden yürüdüm. Oturduk. Biraz sonra tüm izleyiciler yerlerine oturunca ışıklar kapatıldı ve benim dışında herkes Sophia Loren’in hayranlık uyandıran oyunculuğunu izlemeye başladı. Ben bu arada kendi senaryomu kurguluyordum. Nasıl dizmeliydim cümleleri? Ne demeliydim ki başarabileydim? Ayşe ise filme bir erkek tarafından davet edilme zaferinin tadını çıkarır gibi dik oturmuş, arasına bana sevimle sevimli bakmak dışında gözünü perdeden ayırmadan çekirdeklerini çıtlatıyordu. Filmin sonlarına doğru çekirdeklerini bitirdi ve filmin gittikçe artan duygusallığına o da diğer izleyiciler gibi uymaya başladı. Arkasına yaşlanmış dikkatlice filmi izliyordu. Her izleyicinin yaptığı gibi kendi film kahramanıyla özdeşleştirdiği anlaşıyordu. Loren gibi fedakar, güzel, mücadeleci… Eline baktım, sandalyenin kolluğundaydı. Ara sıra perdeden yansıyan ışık, ona müzelerin spot ışığı altındaki Antik Yunan tanrıçalarının görüntüsünü hatırlatıyordu bana. O kadar ulaşılmaz ve o kadar da yakın. Elim onunkine doğru yöneldi. Elimi tutamadım ya da tutmak istemedim. Elime elinin üstüne koydum. Havanın serinliğine rağmen sıcaktı eli. Elini çekmedi. Kolluğu tutarken birleştirdiği parmaklarını açtı. Benim parmaklarım açtığı boşluklardan aşağa aktı. Ellerimiz kenetlendi. Kalp atışlarım çıldırmış gibiydi. Başarmıştım. İşte sözün bittiği yerdi. Sevmenin sözcüksüz hali. Tenin tene anlatabileceğine kim anlatabilirdi ki birbirine? Kutsal kitaplar mı, mitler mi, romanlar mı yoksa filmler mi… Evlenme İtalyan Usulüydü ama sevmek evrenseldi. Birazdan film bitti ama bizim bitmez filmimiz başladı. Ele ele çıktık sinemadan. Az önce bana el sallayıp evine girdi. Dudağımda kendini bırakarak…

*

O günü unutmak imkansızdı. Çünkü o gün bitmedi. Yıllar sonra yazlık sinema yıkıldı, yerine bir park yapıldı. Biz hep yılın o gününde parka gider ellerimizi kenetler ve o anı tekrar yaşarız. Aslında hep kendisi olan o anı.

Aydın Meral, 2014.

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz