Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ
Hâki Sözcükler-Berfin YAVUZ

Eski zamanlardan kalma bir masaya oturmuştu kadın.

Bir Mutluluk Tablosu-Bir Nurullah ÇİÇEK Anlatısı
Bir Mutluluk Tablosu-Bir Nurullah ÇİÇEK Anlatısı

Güneşin üzerindeki kalın örtüyü kaldırmasının üzerinden epey zaman geçmişti...

Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü
Ben Fahişe Ruhluyum-Bir Sedat Sezgin Öyküsü

Halise yaşamayı seviyor, yaşatmayı da öyle.

ODMAN'IN GÖĞÜ (III. Bölüm)-Halil Alpaslan Hamevioğlu

ODMAN'IN GÖĞÜ (III. Bölüm)-Halil Alpaslan Hamevioğlu

Odman'ın Göğü (Üçüncü Bölüm)

 

Devlet Ana ayağa kalkar ve yavaş yavaş Odman'a döner. Odman'ın hayali küçüklüğü de aynını yapar. İkisi el ele tutuşur ve Odman'ın yüzüne bakarlar. Devlet Ana konuşur;

"Bakalım unutmuş musun?"

Aniden arkasından gelen hırıltıyla irkilen Odman arkasını döner ve Al Kurt'u görür. Babasının küçüklüğünde ninesinin gördüğü Al Kurt'u... Bir an için arkasına bakan Odman, ninesi ve kendi küçüklüklerinin gittiğini fark eder. Yeniden Al Kurt'a döner. Hırlamaya devam eden Al Kurt yavaş adımlarla ona yaklaşmaktadır. Geriye doğru bir adım atan Odman, babasının talim için kendisine verdiği tahta kılıcı çeker. Tahta olması yanıltmasın, kenarları çok keskindir. Babası özellikle keskin kenarlı yaptırmıştır ki, kılıç taliminde hafif yaralar alan çocuklar kılıcı ciddiye alsınlar. Kılıcını Al Kurt'a savurur ama Al Kurt kılıcı kapar. Odman kılıcı kendine doğru çekip hayvanın çenesinden kurtarmak için uğraştığı sırada boynunu diğer tarafa çeviren Al Kurt, Odman'ı birkaç adım ileri savurur. Yere kapaklanan Odman yattığı yerde dirseklerinin üzerinde doğrulur ve Al Kurt'a bakar. Hayvan güçlü bir ısırışla tahta kılıcı kırar. Ardından da bu kez hırlama ile kükreme arası bir ses çıkarır ve Odman'ın üzerine çullanır. Bir ayağını göğsüne bastırır ve hırlayarak Odman ile göz göze gelir. Gözlerinin içine bakarak hırlamaya devam eder. Dişlerini tehditkâr biçimde gösterip Odman'ın yüzüne doğru eğilir. Pençesiyle gömleğini yırtar ve göğsüne tırnaklarıyla derin bir yara açar. Odman acıyla inler. Odman'ın inlemesi üzerine Al Kurt da zafer kazanmış edasıyla ulur ve başını yeniden öne eğip hırlar. Salyaları Odman'ın yüzüne damlamaktadır. Sonra birden Odman'ın yüzünü ısırır.

Odman çığlıklar atarak uyanır. Başında annesi ve babası vardır. Otağında yatağına yatırılmıştır. Hasta olduğunu fark eder. Alnına ıslak bez konulmuştur. Annesi bezi ters çevirir ve konuşur. "Neden kaçıp gittin? İyice terlemişsin, sonra da düşüp bayılmışsın. Seni neredeyse bir saatlik uzaklıkta bulduk. Otacı Ninenin dediğine göre o kadar çok koşmuşsun ki, az kalsın çatlayıp öleyazıyormuşsun."

Odman yanıt vermez ve yeniden uykuya dalar.

Rüya görmeye başlar. Bu kez çok garip bir yerdedir. Bozkırın tam ortasında, daire şeklindeki garip bir yapının ortasındadır. Yapının duvarları sanki kale mimarisindeki gibi üst üste dizilen taşlarla oluşturulmuştur. Duvarların hemen dibinde oturma yerleri vardır ve zemin ise daha küçük, çakıl taşı gibi taşlardan yapılmıştır. Yapının bir yerinde sanki kurban masası gibi taştan yapılma bir masa vardır. Oturma yerlerinin az önünden ise su olukları ilerlemektedir. Yapının çevresinde T şeklinde büyük kayalar vardır. Bu kayaların üzerleri türlü hayvan resimleriyle süslüdür. Dairenin tam ortasında da iki tane daha ve diğerlerinden daha büyük T şeklinde kayalar vardır. Bunların üzerlerine ise insan şekli çizilmiştir. İçlerinden biri, sanki namaz kılar gibi ellerini kavuşturmuştur. Namaz; bunu biliyordu. Kendi obasında bile bu garip tapınmayı yapan birkaç kişi görmüştü. Eyyubiler'in diline benzer bir dilde konuşup, eğilip kalkıyorlardı. Çocukken bunu yapan bir kişiyi izleyip bayağı gülmüştü.

Yapının içerisinde dolanmaya başladı. Sandığından çok daha büyük bir yapıydı bu. Dairesel yerin dışına çıkınca bir daire daha ve onun dışında bir daire daha vardı. Sonunda yapının dışına çıktı. Baktığında buna benzer birkaç tane daha dairesel yapı olduğunu gördü. Merak etti ve çevreyi araştırmaya başladı.

İleride gördüğü bir tepenin üzerine çıktı. Dairesel yapıları saymak istedi. Henüz parmakları kadar sayabiliyordu. Bir elde beş, iki elde on parmak. İki elinin parmaklarını üç kez saydı. Arkadan bir ses geldi.

"Tam yirmi tane var onlardan."

Odman arkasını döndü. Bu kişiyi ilk kez görmesine rağmen sanki yıllardır tanır gibiydi. Kam Babaydı bu. Ermiş bir adamdı. İlk kez gördüğü kişileri bile iyi bilir, onu ilk kez görenler bile sanki yanında büyümüş gibi tanırlardı onu. Upuzun boyu vardı. Obalarının en uzun boylusundan bile uzundu. Üzerinde bir gömlek, bacağında ise ceylan derisinden bir pantolon vardı. Ayağına kürkler sarılıydı. Sırtında kocaman bir ayı postu ve ayının başı da adeta bir tulga gibi kafasının üzerindeydi. Elinde boyunca bir asa vardı.

"Kırk kişi gelmişlerdi. Kırklar deriz biz bugün onlara. Yirmi erkek, yirmi kadın. birbirleriyle evlendiler. Her bir çift için bir göbek."

"Göbek mi!"

"Göbek ya. Her göbek bir soydur ya oğul."

"Kim o Kırklar Kam Baba?"

"Çok uzak bir acundan gelmişler bizim acuna. Çok eski çağlarda gelmişler. Gökten inmişler. Yerde de kendilerine benzer kişilerle rastlaşmışlar. Yerdekiler Gökmen demiş bu uzak acunun budununa. Gökmenler de insan demişler yerdekilere. Gökmenlerin her göbeği altı hatun, altı de er kişi olmak üzere on ikişer kişi seçmişler yerdekilerden. Onlara öğretmişler, anlatmışlar. Yerin ve göğün gizini anlatmışlar. Kendi acunlarını anlatmışlar. Bildikleri ne varsa bu on iki kişiye geçirmişler. Sonra da onlara 'gidin' demişler. Başka boylara gidip bildiklerini anlatmalarını istemişler. Bu on ikiler çok bilge kimseler olmuşlar. Gittikleri yerlerde öyle şeyler anlatmışlar ki, bazıları gittikleri boyun beyi, hanımı olmuş. Bazısı bilgesi, bazısı da delisi olmuş. Amma velakin oğul, her yerde bu on ikiler konuşulur olmuş. Kimi yerde on iki havari olmuşlar kimi yerde de on iki imam... Aradan çok uzun çağlar geçti o günlerden bugünlere, tarih masal oldu; anlattıkları bilgiler, destanlara karıştı. Bugün bizim destan dediğimiz çoğu şey aslında bu Gökmenler'in insanlığa öğüdüdür oğul."

"Peki, sen bunları nereden bilirsin Kam Baba?"

"Gökmenler oğul; birbirleriyle evlendiler dedim ya. Her bir göbeğin bir çocuğu oldu. Kırklar oldu Yirmiler. Kırklar uçmağa varınca onlar da aralarında evlendiler. Yazgı bu ya, on erkek on da kız imişler. Yirmi tapınak ona düşmüş. Diğer tapınakları gömmüşler. Sonra bu Yirmiler'in de çocukları oldu. Ancak bu kez kız ve erkek çocukların sayısı eşit olmamış. Kendine Gökmen bir eş bulamayanlar göçüp gitmişler başka yurtlara. Oralarda anlatmışlar bildiklerini. Acunun çok uzak yerlerine kadar gitmişler. Kalanlar önce Yediler olmuş, sonra da Üçler. Boşa çıkan tapınakları gömüp başka yurtlarda kendi tapınaklarını açmışlar. Üçler de burada kocayıp uçmağa varmışlar. Onlar da kendi on ikilerini yetiştirmişler. Ne var ki, bu Üçler denen son Gökmenler kendi törelerine yabancı bir iş yapmışlar ve Yerdekilerle evlenmişler. Onlardan çocuk yapmışlar. Onlardan doğan çocuklar ve onların da çocukları hep saygı görmüşler obalarında. Kam kişiler olmuşlar. İşte oğul, benim soyum bu Gökmenler'e dayanır."

 
...
 
Devamı Gelecek Hafta

 
Halil Alpaslan Hamevioğlu

 

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz