Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı
Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı

Paris, her zaman için iyi bir fikir…

Kendim(sizlik)e Yolculuk-Bir Berfin Yavuz Anlatısı
Kendim(sizlik)e Yolculuk-Bir Berfin Yavuz Anlatısı

Dalgalarımı bırakıp vurduğum bir yalnızlığa sürüklerken kendimi...

Bir Avuç Hiçlik-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Bir Avuç Hiçlik-Bir Aydın MERAL Öyküsü

Açık tenli bedeni, uzun ve dolgundu.

Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü

Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü
 
Biten her savaş, barışın temelini atmaz allanmış toprağın bağrına… Tankın, topun,
ceberrutluğun, hırsın, kalleşliğin ve en çokta vurulanın vurulmakla kaldığı savaş günlerini
arkamda bırakmanın derin etkisinden çıkalı yıllar olmuştu ama giderken de yanında alıp
götürdüğü şehrin ruhu, hala bedenine dönememişti. Şehir kaotikleştikçe ruhumun
betonlaştığını, gerginleştiğini, şeytanı bile gölgede bıraktığını hissediyordum. Savaş,
sapıklaşmaydı. Ruhun; bedenlere karşı sapıklaşması, çirkefleşmesi ve katilleşmesiydi.
Ruhum şarapnel parçalarıyla yerle yeksan olduktan sonra, bedenimi sırtlayıp
gezintilere çıkmak da kabak tadı vermişti lezzetsizliğime. Dostlarım, sokağım, evim,
kitaplarım kısacası yapbozumun parçaları bir daha bir araya gelmeyecek şekilde ayrıldığında
var olma amacım yerini ölümünü bekleyen ama beklemeyi de üşengeçlikle savuşturan bir
karaktere bürünmüştü. Postuma delik açılmıştı, kendime en çok ihtiyaç duyduğum anda.
Almanya’nın iki ayrılması demek sadece zar atıldıktan sonra üleştirmek değildi. Her
kopuş bir dışlayıştı bütünün parçasını. Berlin Duvarı hızla yükselip uzuyordu yılan kavi bir
şekilde ve uzayan her metre yeni bir kopuştu elmanın diğer yarısından. Doğu Yönetimi,
geçişleri önleyemeyince öldürmelere başlamış bu da çözüm olmayınca çareyi kendi yaraşır bir
biçimde çözmeye karar vermişti. Muktedirlerdi kendileri dışındakilerden. Yapay bir damar
yapmaya karar vermek onlara basit, kesin ve iş bitiriciydi. Bölünense halklar değil kendi
engellenemezleriydi kendilerince.
Geçmişi toplamak için çıktığım Berlin gettoları artık özlemlerden çok acıları
tazeliyordu. Biraz ilerideki duvarın inşaatı -mimarlık felsefesinin yüz karası- üzerime
geliyordu. Hava soğuktu. Üşümemek için toplama kamplarında vicdansızlığını Führer
yıkıldığında terk eden bir SS piyadesinin verdiği şapkamı giyerek dışarı çıkmıştım.
Caddelerde, yeni düzensizliğe alışamamışlığın ritimsizliği vardı. Soğuktan korunmak için
giyilen koyu renk paltoluların hali, karda yemek arayan kargalardan daha iyi durumda değildi.
İnşaat bariyerleriyle paralel giden caddeden geçerken yolun karşısından bu tarafına geçmekte
olan kafası kelleşmiş bir adam vardı. Ellerinde yolun bu tarafında ısınmakta olan
arkadaşlarının yanan ateşini canlı tutmak için etraftan topladığı karton ambalajlar vardı.
Arkasında da ellerinde paket olan başka bir adam. Etraf dediğimse kısa ömürlü bir kullanımdı.
Muktedirlerin duvarı hızla yatağında ilerlerken etraf, etraf olmaktan çıkıp sınırların böldüğü
başka bir dünya olacaktı. Gittikçe küçülen ve küçüldükçe gerginleştiren bir dünya. Sahi,
kötünün kötüsü olmak kadar kötü bir şey var mıydı şu an çevremde? Eskiden dehlizlerin, gaz
odalarının, SS’lerin yarattığı yok olsam kurtulurum düşüncem bu aralar yine ete kemiğe
bürünüyordu duvarın bir ur gibi büyüdüğü içimde. Şimdi ısınmak kolaydı; bir karton, bir
çakmak ve birkaç arkadaş. Peki duvar bitince sınırların bölüşümünde kalanlar nasıl ısıtacaktı
bedenin en hassasını? Onlar artık başkası olacaktı. Sağımda kalan üç adamın kafasını eğdiren
yanan ateşin albeniliği miydi gözleri kendine çevirten yoksa ateşsiz kalacak olmanın
soğukluğu muydu o bilinmez ama işler iyi gitmiyordu Tanrı’nın bu sırt çevirdiği kentte. Bu
düşünce Tanrı’yı getirdi aklıma. En son yakılmama ramak kala anımsamıştım galiba onu,
yoksa havradan alınmadan önce miydi? Yürürken arkamda bıraktığım her anı duvardan sonra
anı olarak da kalmayacaktı. Her şey parçalanacaktı beynimin kuytularında ve şehir, şehir
olmaktan çıkıp labirent olacaktı yaşantımızın dalgalanmalarına. Her dönüşün duvara
toslayacağı ve toslanmanın bizi güçsüzlüğe sürükleyeceği bir girdabın zavallı artığı olacaktık.
Artık sokaklar çıkmaza çıkacaktı sorulan adresin sonunda. Yeni isimler verilecekti
kanıksanmış adlara. Sadece kedilere ve kuşlara serbest olacaktı geçişler. Kediler önce
garipseyeceklerdi duvarı, ardından duvar boyu yüremeler yapacaklardı şaşkınlıklar içinde.
Ardında duvara ilk tırmanış denemeleri. İlk birkaç tanesinde başarısız olacaklardı. Dört ayak
üstüne düşüp arka iki ayaktan güç alıp tekrar yukarıya tırmanacaklardı inatla. Ve nihayet.
Duvarın üzerinde kendilerine yetecek bir genişlikte kendilerine emniyete aldıktan sonra
bakacaklardı diğere. Ve tanıyacaklardı çöplükleri, bu duvar niye varı anlamadan duvardan
atlayıp çöplüğe dalmaya gidecekti karşı ülkenin kedileriyle. Biz ise bu tarafta kapanımızda
voltalar atacaktık tek yönlü. Giderek duvara benzeyecektik. Soğuyacaktık sıcaklıklarımızdan.
Ölümün bizden alacağı bir şey kalmayacaktı zaten. Soğuyan bir bedene kediler bile arkadaşlık
göstermeyecekti. Çöplerimiz daha değerli olacaktı bizden ve biz çöpleri bile kıskanır
olacaktık geleceğin belirsizliğinde.
 

 

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz