Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Kafa Karışıklığı-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı
Kafa Karışıklığı-Bir Berfin YAVUZ Anlatısı

Kendi ‘hikaye’sindeki bütün unsurlar bir bir kayboluyordu.

Cehennem Çiçeği
Cehennem Çiçeği

Cehennem Çiçeği

Kanıksama-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Kanıksama-Bir Aydın MERAL Öyküsü

Sessizliğe bir kat daha sessizlik kattı.

Acıdan İlaç Almak

Acıdan İlaç Almak
ACIDAN İLAÇ ALMAK
 
Meryem Coşkunca
 
Mahsuni  Şerif ‘in deyişiyle : Acıdan ilaç almak
Gecenin bir vakti şöyle dedim içimden: Hiçbir şey beklemiyorsun. Hiçbir düşün yok. Sadece hiç ve – ilginçtir - hiçbir şey beklememek zihindeki dolaşımları, o sıcak akışı durdurmaya yetmiyor. Cortazar geliyor aklıma sonra : ‘’Her şey öyle yalnız öylesine bırakılmış ki…’’ Türkü başlıyor arkadan, bilmem ağlasam mı ağlamasam mı?
Durduğu oyuğun sıkıntı vermediği vakitlere erişince insan, daha bir içine giriyor gecenin ve türkülerin. Acının dillendiği bir yer de yüz oluyor bu vakitlerde. Yüz, en kalıcı belgedir. Dilleniyor ve ben doğmadım diyor, beni doğurdular, yavaş yavaş süzüp beni, içinize oydular.  Çoktandır bilgimiz belli. Bu yaşam değil, onun içimize yayılan kederli uğultusu… Bu ağlamak denen şey de geceye ait olduğundan, şimdi diyorum, uyu(ya)mayanlar ne şanslı. Sahi böğüre böğüre dünyaya kusmanın en güzel yanı,  sabah evden çıktığında temiz bir beyin ile yollara düşmek ve birazdan pastaneden alacağın simidin sıcaklığının daha oraya varmadan içine sinmesi olsa gerek. Bunlar güzel de peki ya dedim, -affedin, can sıkmak benim işim-  şu gece vakti ağlayamayanların hali!  Ağlayamamaktan yapılmış, ne edeceğini bilemeyen iki göz… Pek feci! 
Dura dura bir sel oldum erenler, diye devam ediyor türkü. Sel olduk da Ey Erenler nereye çağlayacağız peki? Yok, akacağımız bir yer. Bırakmadılar. Kurudu yataklarımız, kirlendi alanlarımız, hem bu çağ da çok sesli ve kimse kimseyi dinlemiyor. Dedim, aksak da aktığımız duyulmadan kurur kalırız dünya denen kuytulukta. Bir de vakit kışsa… Klimalar eski zaman sobalarının tadını vermiyor. Isınmayı beklemek ne büyük yanılgı! Dünya üşümenin yeridir, kışın günahı yok, bunu anneannem demeliydi. O bunu demedi, farz edin ki ben de yazmadım. Yazmamış olmam gerekir hem, yazmış olsaydım şimdi etrafımdaki tüm ısı aletlerini parçalayıp teknolojiye ve bu çağa küfürler yağdırıyor olurdum ama bakın sessiz sedasız türkü dinleyerek içimi didikliyorum. Gecenin içine sokuluyorum. Korkmak mı? Peh!  Dünyada olmak, ona uyum sağlamak korku vermez. Dünya dışına çıktıkça belirsizlik denen o sinsi şey bulaşır bedenimize ve içerimizi kemirir. Bilinmeyene duyulan endişe sonsuzdur. Peh! mi demiştim(!) Yalan söylemişim. Korkmasaydım türkünün sesini son ses açmazdım.  ‘’Yoksulun sırtından doyan doyana, bunu gören yürek nasıl dayana?’’ Zor türkü değilmiş yahu, cevap belli diye bir espri patlatıp kendi kendime gülümsedim. Proust demiş ya işte, kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler. Sanatın iyileştirici, onarıcı yönünü kendi alanına katıp onu kullanarak üretmeye, yazmaya, müzik dinlemeye ve çay bahçesinde bir akşamüstü oturup kitap okumaya devam insana ne mutlu! Dönüştürmeli diyorum hayatı ama önce acıdan geçmek gerek. İnsan kendini kemirerek özüne ulaşacak ancak ve oradan yeni bir ‘’kendi’’ doğuracak sonra, eskisinden daha güçlü ve eskisinden daha kabuklu. Bu vakitten sonra dayanan yürek daha bir berk olur hem daha bir sağlam ve dayanıklı. Artık kuru soğana muhtaç bırakılmış bir yiğidin gözlerine de mahcubiyet duyarak bakmaya gerek yok, diri diri bakılır o gözlere ve o bakışla destek olunur ancak. Birliktelik ruhunun ve inatçılığın umudu sağaltan bir yanı var, bu zamanlarda da en çok buna ihtiyacımız var. Kimi zaman gözlerimize bir karanlık düşse de kimi zaman gözlerimizi bir kayalıktan aşağı düşürsek de yürek durulur mu hiç? Çağlamak ister ama şimdi kış ve sakinlik vakti… Hem Sadık Hidayet demez mi: ‘’Dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur’’. Herkesin herkesi ve herşeyi bildiği bu zamanda susmayı ve kendime gömülmeyi tercih ederim çünkü söz söyleyeceğim vakit ağzımdan olgunlaşmış haliyle çıksın isterim. Uzun beklemiş şeyler de daha güzel değil mi ? Peynir, şarap, turşu, zeytin...
Demem şu ki Mahzuni Şerif iyi bilmiş de demiş: ‘’dindir acını…’’ Dinmeyen, beklemeyen, soğuyup katılaşmayan acının ne gereği var! İnsana uçucu şeyler yaramaz, bu ülke insanına hiç yaramaz. Tarihin acılarla dolup taştığı, her gün içimizin dara düştüğü/düşürüldüğü bir ülkede gerek olan en önemli şey, bilinçli öfkedir. Bunun için sakinleşmek ve dinmek gerek, zaman gerek ve zamanın akışına inatla katılmak gerek. Tutunmanın verdiği güce kendimi bıraktığımda daha çok güçlü hissediyorum kendimi ve her sabah dolmuştan inerken şoföre ‘’kolay gelsin’’ diyorum. Bunu demek de bir inattır, inandım. Sadece bunlar mı ? Salatalığın kabuğunu bıçakla soymamak mesela... Onu kırın, incinmeyecektir. Mandalinayı da bıçakla değil ellerinizle soyun. Kabuğunu özenle ayırın. Her kabukta bir olgunluk vardır, her olgunlukta bir acı… Zamanı geldiğinde kabuk mandalinayı bırakacak ve mandalina varoluşunu tamamlayacaktır. Acıdan olgunlukla sıyrılıp, acıyı içerde tutarak, onun içinde dönüşerek şimdiye ulaşan tüm şeylerin bakışı, duruşu ne şahane! Hem türkünün de şöyle bir yeri var deyip içimize çekilelim: ‘’Bazen acılardan al ilacını.’’
 
Meryem      Coşkunca
 

Yorumlar

Rojhat aşkan10/02/2019 - 22:01

Yazıyı okudum ve bu yazıyı sınıflayıp sınırları kaldırma ve bir o kadarda derine inme duygusu bulamadım. Yüreğine sağlık Meryem COŞKUNCA...

Yorum Yaz