Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Didem Görkay'ın Narin Yükler Röportajı
Didem Görkay'ın Narin Yükler Röportajı

Şair Narin Yükler ile ödüllü şiir kitabı Aynadaki Çürüme üzerine

Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü
Mevsimlik Sinema-Bir Aydın MERAL Öyküsü

O kadar ulaşılmaz ve o kadar da yakın...

Yıldızlı Gecenin Sabahı-Bir Soydan KIZGIN Öyküsü
Yıldızlı Gecenin Sabahı-Bir Soydan KIZGIN Öyküsü

Şarkıları seviyorum, evet itiraf etmeliyim ki...

Feminist Eleştiri-Didem GÖRKAY
Feminist Eleştiri-Didem GÖRKAY

Düşünce, Feminist, Eleştiri

ZELZELE BU KÖYE UĞRAMADI

ZELZELE BU KÖYE UĞRAMADI

ZELZELE BU KÖYE UĞRAMADI

 

            Yukarıdaki başlık varlığını, Carlo Levi’nin şimdilik dilimize çevrilmiş tek yapıtı olan İsa Bu Köye Uğramadı isimli romanına borçlu. Söz konusu romanda Levi, Benito Mussolini’nin faşist rejimi sırasında, Güney İtalya’da geçirdiği sürgün yıllarını anlatır. Yerel halkın günlük yaşamı bir yana, romanda asıl önemli olan aydın ile halk, iktidar ile azınlık, din ile sanat arasındaki sonu gelmeyen çatışmalardır. Küçücük bir köyde bile meydana gelen iktidar kavgaları, bütün bir ülkenin prototipidir aslında. Tıpkı Sarıpınar kasabasının Türkiye’nin bir prototipi olması gibi.

            Fuat Uzkınay’ın 1914 yılında ordunun yardımıyla çektiği Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı isimli belge filmini bir milat olarak alırsak, 2014 yılı Türk Sinemasının 100. yılı. Tesadüfe bakın ki, Atıf Yılmaz’ın 1986 yılında, Reşat Nuri Güntekin’in aynı isimli romanından uyarladığı Değirmen filmi de 1914 yılında, Anadolu’nun Sarıpınar isimli bir kasabasında geçiyor (Aynı romandan Turgut Özakman’ın 1967 yılında yazdığı Sarıpınar 1914 isimli iki perdelik bir oyun da mevcut). Yani bir taraftan Fuat Uzkınay 1914’te ilk Türk filmini çekerken, bir yandan da Anadolu’nun unutulmuş bir kasabasında, değişik değişik filmler çevriliyor.

            Filmin konusuna gelince. Yıl 1914… Sarıpınar adıyla anılan küçük bir kasaba. Dünya korkunç bir savaşın içindedir. Kaderine terk edilmiş kasabalılar yoksulluk içinde yaşarken, mutasarrıflıktan Kaymakam Halil Hilmi Bey’e (Şener Şen) bir telgraf gelir. Telgraf, kasaba eşrafı arasında dedikoduyla karışık bir paniğe neden olur. Konu, Bulgar dilberi Nadya, diğer adıyla Kızancıklı Naciye’dir (Serap Aksoy). Kasabada muzır faaliyetleriyle tanınan, oturak âlemlerine katılan Naciye’nin başka bir yöreye sürülmesi istenir. Kaymakam Halil Hilmi Bey, Naciye’yi makamına çağırır; kasabada dedikodu kaynağı olan davranışlarını sert bir dille eleştirir. Fakat Naciye’nin yapmacıklı hareketleri sonrasında yumuşar. Bu arada kasaba ileri gelenlerinin ısrarına dayanamayan Kaymakam, Ömer Bey’in (Kemal İnci) bağ evinde yapılan oturak âlemine katılır. Rakısını yudumlarken Naciye ile göz göze gelir. Naciye çıplak göbeğini sağa sola sallayarak dans eder. Kaymakam iyice sarhoş olur. Naciye’nin o müthiş göbek dansıyla bağ evi birden sallanır gibi olur. Davetliler “eyvah zelzele oluyor” korkusuyla paniğe kapılırlar. Birbirlerini ezerek kaçmaya çalışanlar arasında Kaymakam Bey ağır bir şekilde yaralanır. Bulgar dilberinin göbeği ile yaratılan sahte deprem söylentisi önce çevreye yayılır, sonra da başkente dek uzanır. Yıllarca unutulmuş bir kasaba olan Sarıpınar, bu olay sayesinde ilk kez Osmanlı zat-ı şahanelerinin ilgisini çekecektir. Depremzedeler için yardımlar gelmeye başlar. Ardından da Mutasarrıf Hamit Bey (Taner Barlas), vali (Cihat Tamer) ve zat-ı şahane adına bir şehzade. Bu arada Halil Hilmi Bey ve yöre halkı, Sarıpınar’ı gerçekten deprem felaketine uğramış bir kasaba olarak göstermek için şehzadenin yolu üzerindeki tüm yapıları yıkarlar. Şehzade Efendi, kasabalıların yıkmayı unuttukları tren istasyonunda davul-zurna eşliğinde karşılanırken, Halil Hilmi Bey de bir Osmanlı nişanıyla onurlandırılır. Fakat seferberlik çıkması üzerine toplanan bütün yardımlar valilik tarafından alınır ve Sarıpınar yine aynı kaderiyle baş başa bırakılır…

            Değirmen, Osmanlı’nın son dönemlerinde kendi kaderine bırakılmış Anadolu köylüsünün trajikomik bir öyküsüdür. Kızancıklı Naciye’nin göbek dansıyla oluşan yapay deprem, aslında toplumsal bir depremdir. Artık son zamanlarını yaşayan, Balkan Harbi’nden yeni çıkmış ve yeni bir savaşın eşiğinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu’dur Naciye’nin göbeğiyle sarsıntılar geçirmeye başlayan. Osmanlı adındaki bu ‘değirmen’ bütün halkını ve kültürünü büyük bir hızla öğütmektedir artık.

            Filmin başında, bir baba kızına tarih kitabından bazı şeyler anlatır. Fakat Sarıpınar kaymakamı Halil Hilmi Bey’in resmini gördüğünde kaymakamı ve Sarıpınar’ı hatırlayamaz. Bu da oldukça doğaldır. Çünkü koskoca imparatorluk bile yüzyıllarca hatırlamamıştır Sarıpınar’ı. Bu kasaba milyonlarca Anadolu kasabasından biridir yalnızca. Kendi kaderini yaşayan, kendi yağıyla kavrulan, her şeyi kendisi becermeye çalışan kasabalardan.

            Sarıpınar, her şeyden önce yoksul bir kasaba. Kasabalıların barındığı evlerden işlerin yolunda gitmemesine kadar bir sürü olgu bunu gösteriyor. Zaten ülkenin Balkan Savaşı’ndan çıktığı ve yeni bir savaşa girmek üzere olduğu düşünülürse bu yoksulluk daha da netleşiyor.

            Filmin başında birer birer bize tanıtılan karakterler yalnızca kasabanın değil, Osmanlı’nın genelinin de durumunu yansıtıyor bir bakıma. Yıl 1914 olduğuna göre, imparatorluğun başında Sultan Mehmet Reşat var. Yani İttihat ve Terakki’nin 31 Mart İsyanı’nı bastırması sonucu Abdülhamit’i tahttan indirmesi ve Sultan V. Mehmet’i tahta geçirmesi ile başlayan sürecin devamı. Kaymakam Halil Hilmi Bey, kasabada bir denge unsuru. Birbirine karşı olan bütün toplumsal oluşumları bir arada tutmakta oldukça usta. İlk defa gittiği Ömer Bey’in bağ evinde Kızancıklı Naciye’nin göbeğiyle yarattığı deprem, olmayacak işler açıyor kaymakamın başına. Özellikle kasaba ileri gelenlerinin yaşanan olayı İstanbul basınına büyük bir depremmiş gibi sızdırmaları zor durumda bırakıyor Halil Hilmi Bey’i. Yani, aslında olmayan bir deprem, çaresizliği son haddine gelmiş kasabalılar, durmadan gelmeye başlayan siyasiler, sürekli toplanan yardım, kasaba eşrafının kendi içindeki çatışması, dış ülkelerin yardım bahanesiyle savaşta Osmanlı’yı kendi yanlarına çekme politikaları ve tüm bunların arasında sıkışıp kalmış bir kaymakam. Halil Hilmi Bey tüm bu olanlar karşısında ne yapacağını şaşırarak bir deprem komisyonu kuruyor ama kasabaya bağlı köyleri ve mahalleleri dolaştıkça Anadolu köylüsünün yüzyıllardır süren asıl depremini görüyor. Ve bu deprem, bir anlamda onun çöküşü oluyor.

            Kasaba ileri gelenlerinden Mühendis Kazım Bey (Tarık Pabuççuoğlu) ise tam anlamıyla bir Jön Türk portresi çiziyor. Vatansever söylemleri, din düşmanlığı ve mühendis olması bu portrenin yalnızca birkaç destekleyeni. Zaten son zamanlarda ortaya çıkan aydın-softa çatışması Kazım Bey’in kimliğinde gösteriyor kendini. Fakat halkı galeyana getirerek isyana sebep olması ve sonra da isyan karşısında koşarak kaçması Jön Türklerin bile kendi içindeki çelişkileri yansıtıyor. Kazım Bey hakkında belirtilmesi gerek başka bir nokta da sonradan Kemalist kadroların çekirdeğini oluşturacak aydınlardan biri olması.

Kasaba eşrafından bahsedilmesi gereken bir diğer kişi de bağ evinin sahibi olan Ömer Bey. Ömer Bey tam anlamıyla tipik bir savaş vurguncusu. Özellikle seferberlik zamanında istiflediği mallarla tam bir tefeci konumunda. Zaten Mühendis Kazım Bey’in de en çok çatıştığı kişilerin başında geliyor.

Muallim Ahmet Mansur (Oktay Sözbir) ise mühendis gibi vatansever bir aydın. Bağ evindeki oturak âlemi sırasında Tevfik Fikret’ten söylediği “yiyin efendiler yiyin / bu han-ı yağma sizin / doyuncaya, patlayıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin” dizeleri; muallimin sonradan görme Osmanlı burjuvasına karşı olan tavrını açık bir şekilde gösteriyor.

Sineme eleştirmeni Burçak Evren’in de dediği gibi; “Atıf Yılmaz zaman zaman günümüze göndermeler yaptığı bu tarihsel güldürüsünde, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki yozlaşmayı, ufak bir kasabanın rutin görünümü içinde eleştiri süzgecinden geçirmiş. “Bugün git, yarın” gel esprisi ile bürokratik anlayışı bir kez daha gündeme getirirken, halktan kopuk bir yönetim anlayışının, hangi şartlarda halkla bütünleşmesi gerektiğini de ironik bir yaklaşımla gözler önüne sermiş. Aydın-softa çatışması, savaş vurgunculuğu, değişen güç dengelerine karşı kendilerini ayarlayan çıkarcı esnaf, idare-i maslahatçılık filmin içine serpiştirilmiş Osmanlı toplumsal sisteminden yalnızca birkaçı.” (Burçak Evren, Türk Sineması’nda Yeni Konumlar, Broy Yayınları, İstanbul 1990). Bu çatışmaların arasında yer alan aydın-softa çatışması hem yardım paralarının okul tamirinde mi, yoksa türbe tamirinde mi kullanılacağı konusunda, hem de 31 Mart İsyanı’nın hatırlatılmasıyla vurgulanıyor. Ayrıca Mühendis Deli Kazım ve Muallim Ahmet Mansur ile İmam ve Ömer Bey arasında geçen sürtüşme de bu çatışmanın bir sonucu. Bu çatışmayı din-bilim çatışması olarak nitelendirmek de mümkün.

Filmdeki başka bir karşıtlık da asker-sivil çatışması. Kaymakam Halil Hilmi Bey’in temsil ettiği sivil kanat ile Arnavut kumandanın (Dursun Ali Sağıroğlu) temsil ettiği askeri kanat arasındaki sürtüşme, Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında ve sonrasında ortaya çıkan sürtüşmelere de bir gönderme niteliğinde.

Filmde varlığını hissettiren son çatışma ise Osmanlı aydını ile halkı arasında olan uçurumun oluşturduğu çatışma. Özellikle kaymakamın kasabaya bağlı olan köylerin yoksulluğunu görmesi ve köylerdeki zelzelenin çok başka bir zelzele olduğunu anlaması bu uçurumun varlığını filmin merkezine taşıyor. Köylülerden birinin yaşanan sahte depremi ‘keyif depremi’ olarak belirtmesi ve gelen yardımın kodamanlara gittiğini söylemesi halkın yönetime olan bakış açısını eleştirel bir gözle vurguluyor. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerindeki yönetim sorunu filmin ana problemlerinin başında geliyor. Ki bu zihniyet, istemediği her şeye matbuat yasağı koyduran ve köylü sınıfını kurnaz olarak gören bir işleyiş sergiliyor. Hükümet ile basın arasındaki özellikle vurgulanan anlaşmazlığın temelinde ise basının iktidarın işine gelmeyen olayları (mesela depremi) kullanması yatıyor.

Önemli olan başka bir nokta da filmde Osmanlı modernleşmesinin yoğun bir şekilde kendini hissettirmesi. Kız rüştiyeleri ile muallimin ve muallimat okullarının varlığı, yüksek okulların işlemesi (mühendislik, doktorluk), Arapça ve Farsça dillerinin ‘zor’ olarak nitelendirilmesi bu modernleşme çalışmalarının klasik birer parçası.

Kısacası Değirmen, Osmanlı’nın dağılma sürecini bir deprem aracılığıyla yansıtan, sonradan da varlığını sürdürecek olan çatışmalara yer veren, yönetim-devlet ile halk arasında süregelen uçurumu vurgulayan, yozlaşan Osmanlı değerlerini bireyler aracılığıyla irdeleyen başarılı bir film. Zaten Osmanlı tarihinin en son noktasına değinmesi açısından da oldukça ilginç bir yapım.

Tekrar başa dönmek gerekirse. Yıl 1914… Fuat Uzkınay, Türk Sinemasının ilk filmini çekerek tarihe geçiyor. Aynı yıl, Anadolu’nun binlerce yıldır unutulmuş kasabalarından birinde,  toplumsal yapı büyük bir hızla tükeniyor… Ve yıl 2014. Yani Türk Sinemasının 100. yılı. Öyle Anadolu’ya filan gitmeye de gerek yok. Şöyle bir kafanızı çevirip etrafınıza bakın. Tam 100 yıl önce, Sarıpınar isimli bir kasabada olanların günümüzde de devam etmediğini ve artık her şeyin değiştiğini kim söyleyebilir? 

 

Gökhan Arslan

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz