Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY
Türk Sinemasında İnancın Etkileri-Didem GÖRKAY

Türk Sinemasında İnancın Etkileri

Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı
Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı

Paris, her zaman için iyi bir fikir…

Müjde Alganer'in Ziziro'su
Müjde Alganer'in Ziziro'su

Müjde Alganer, Ziziro, Artemis Yayınları

Göz Kapakları-Bir Hilal ARAS Öyküsü
Göz Kapakları-Bir Hilal ARAS Öyküsü

Ekim sabahının 8.55'i gösterdiği saatler.

TAHTA KAPI
TAHTA KAPI

TAHTA KAPI

NASIL YAZIYORLAR

NASIL YAZIYORLAR
AYDIN ŞİMŞEK YAZDI 
 
NASIL YAZIYORLAR ?
 
Bu sorunun yanıtını ararken kimi yardımcılarımız, yol göstericilerimiz vardır. Ama
onların bize aktardıkları da kendi bilgileri, deneyimleri ve sezgilerinden daha fazlası değildir.
Yazının yazara her daim anımsattığı ve yazarın ayrımına varmadığı durum tam da budur.
Yazmak iste-yen, başkalarının serüvenleriyle keşfedilmiş topraklara ulaşmaktan öteye
gidemez. Yazarın kendi serüvenini, kendi coğrafyasını belirlenmesi için uzun bir yolculuğu
göze alması gerekecektir. Yazı da hayat gibi tahammüllere, cesarete ve deneyselliğe
gereksinim duyuyor. Dahası son derece disiplinli bir çalışma istiyor. Bu disiplin öylesine
kuşatıcıdır ki yazar, o alanın dışına çıktığında bir daha kabul görmeyebilir.
Gabriel G.Marquez, “…son derece disiplinli olmadıkça, okumaya değer bir kitap
yazabileceğime inanmıyorum” diyor ve şöyle devam ediyor: “Hemingway’in yazmanın
kendisi için bir boks maçı olduğunu yazdığı satırlardan çok etkilenmiştim. Sağlığa ve iç
huzuruna hep itina gösterdi. Faulkner bir ayyaş olarak nam salmıştı ancak yaptığı her
söyleşide de sarhoşken tek satır bile yazmadığını söylerdi. Hemingway de aynısını
söylemişti… İyi bir yazar olmak için yazdığınız her an zihninizin tamamıyla açık ve
sağlığınızın yerinde olması gerekir. O romantik edebiyat kavramına karşıyım, yani ekonomik
koşullarınız ve duygusal durumunuz ne kadar kötüyse, yazdıklarınız o derece iyi olur
inancına… Yazmanın çok güç olduğunu düşünüyorum ama yapılan her iş için geçerli bu.
Bununla birlikte ayrıcalık, keyif aldığınız bir iş yapıyor olmaktır.’’
Diğer yandan dünden bugüne yazar olunmuyor. Yazı deneyimlerinin ilk yıllarında
olabildiğince yanlışlar yapılacaktır. Yazarın ilk metinlerinde birçok yabancı madde olacaktır.
Bunlar olağandır. Hem metnin biçimi, hem içeriği açısından özgünleşmek için bu yanlışlar
neredeyse gereklidir bile. Önemli olan bu yılları ısrarından ve çalışkanlığından bir şey
kaybetmeden geçirebilmesidir ya-zan kişinin.
Edebiyat dünyasının bilinen, önemli yazarlarının bir-çoğu, bir dönem yayıncılar,
dergiciler tarafından uzun süre bekletilmiş, dışarıda tutulmuştur. Birçoğu kitaplarını
yayımlatabilmek için yayınevlerinin kapılarını aşındırmışlardır. Hatta bir kısmına yazar
olmasının mümkün olmadığı, kendisine yapabileceği en büyük iyiliğin yazmayı bırakması
olduğu tavsiye edilmiştir. Benzer davranışla karşılaşmak çok mümkün. Bunlar olağan karşı-
lanmalıdır. Bugün yapıtlarına hayran olduğumuz birçok yazar aynı badireleri atlatmıştır.
Yazan insan yazınsal içgüdüsüne inanır ve güvenir.
Unutmamak gerekiyor ki, bir yazı biçiminde yetkinleşme-den ondan daha fazlasını yapmak
mümkün değildir. Yazan kişi önce gözünü kendi gerçeğine dikmeli ve yetkinleşmek için, bir
sürece gereksinim duyduğunu unutmamalıdır. Süreç boyunca hiç aksatmadan yapılması
gereken şey, kalemin yazı egzersizleriyle, bilincin de okumalarla açık tutulmasıdır. Böylelikle
yazıya yeni başlayan birisine kalem, kâğıt ve kelimeler dost olup, yakın davranacaktır. Yazı
çoğunlukla yazarak öğrenilen bir şeydir. Yazma tutkusunu, çilesini ve hazzını ancak yazarak
tanıyıp, tadabilirsiniz. Kalemle, kâğıtla, kelimelerle bilinci arasında bir süre yaşanacak olan
karşılıklı itişmeler yıldırmamalı yazan kişiyi.
Yazıda ısrarcı olmak gerekiyor.
Kural her yerde ve her şeyde neredeyse değişmiyor: Avlanmak için önce ateş etmelisiniz,
vurup vurmadığınıza sonra bakarsınız. Yazı için de durum böyledir. Önce yazmalısınız, sonra
iyi yazıp yazmadığınıza bakarsınız. Ve yazı daima sizinle konuşur. Onu dinlemeyi öğren-
diğinizde, nasıl yazmanız konusunda ipuçlarına da ulaşmış olacaksınız.
Kimi klasik yazarlar, yola çıkmadan önce yazacakları konuyu daha işin başında özenle
kurgularlar. Yazıda rastlantıya, şansa, yazının kendi belirlediği işleyişlere izin vermezler.
Tüm inisiyatif yazarın elindedir. Ne yazacağı ve nasıl yazacağı bir arada düşünülür ve
 
kurulur. Metnin içindeki olaylar, gelişim süreçleri, karakterler, mekânlar ve mekân
değişimleri ve hatta metnin son cümlesi bile belirlenmiştir. Bu disiplinle masaya oturur yazar
ve bu disiplinin dışına sarkmadan, metnin genleşmesine izin vermeden de metnini bitirir. Bir
olaya, bir duruma odaklandığı kadar, daha ilk adımda metnin sonucuna da odaklanmıştır.
Daha çok, kendi gözlemlerine, tanıklıklarına dairdir yazdıkları. Sosyolojik-politik ve
toplumsal sorunlar etrafında dönenir. Buradan oluşturduğu vicdanı kesinlikle açık seçik okura
geçirmek, duyurmak ister. Meselesi vardır, sorunsal olanla okuru yüz yüze getirmeye çabalar.
Çoğu zaman da bunda başarılı olur. Klasik yazarların dilin olanağını kullanma konusundaki
disiplinleri de şaşırtıcıdır. Öğretinin dışına çıkmazlar ve dilin gereksiz olarak deneysellik
içinde olmasını sevmezler. Gerçeği yansıtma konusunda neredeyse didaktik-öğretici bir tu-
tum içindedirler. Öğreticiliğin bir tür geleneği taşımak olduğu konusunda yaklaşımları vardır.
Böylelikle tarih bilincine dayalı açık-örtük ideolojik tutum içindedirler. Yazma
nedenselliklerinin ön sırlarına önce niçin yazdıklarını koyarlar.
Bir başka yazma biçimini daha ele almak için yeniden Marquez’e dönecek olursak; “…Şer
Saati’nden sonra beş yıl hiçbir şey yazamadım. Hep yapmak istediğim şeye da-ir fikrim vardı
ancak eksik bir şey hissediyordum ve doğru dili -sonradan Yüzyıllık Yalnızlık’ta kullandığım
dildir bu- bulana kadar emin olamadım. Büyükannemin masallarını anlatma tarzı bu dilin
çıkış noktası oldu. Gerçeküstü ve hayali şeyler anlatırdı ama bunları büyük bir doğallıkla
anlatırdı. Sonunda kullanmam gereken dili bulunca, on sekiz ay boyunca her gün oturup
çalıştım’’. (*) (Yazarın Odası, Ustalar Yazma Sanatını Tartışıyor, Timaş Yay, syf:189.)
Böylesine doğal bir dille, metnin okurunu da baştan belirleyen kimi yaklaşımların bir
yanıyla klasik yazarlarla yakın akrabalık bağı sürerken, diğer yanıyla da bu klasik anlatı
diliyle büyülü, hatta büyülü-gerçekçi anlatıların yapıldığını biliyoruz. Böylelikle yazarın
elinde özel bir önem kazanan ve yazarın biricikliğini imleyen dil, bir yanıyla bireysel kalırken
-yazarın dilidir o- aynı zamanda toplumsallaşmaktadır. İşin ilginç yanı toplumsallaşan da
yazarın dilidir. Öyleyse yazar bu tür dil içi tutunmalarda hem kendisidir, hem de öteki’dir. Bir
yanıyla yazdıkları hem kendisi için, hem de okur içindir diyebiliriz. Birçok klasik
anlatılarında da bu dilin kullanılmış oluşu dikkat çekicidir.
Yazarın kurgusu dilidir. Yazar bir dil edinene kadar birçok dille yazar, birçok dili dener.
Gündelik dille baş-ladığı yazma serüvenine, bilgisi arttıkça yeni derinlikler kazandırır. Dil içi
tutunma, dil deneyselliklerine kadar sürer. Bazen her anlatı için yeni bir dil aramaya girişir.
Ama aslında dil özdür ve yazar bu özün içinde dolanıp durur. Ne şekilde kullanırsa kullansın
bu özden kopuş yoktur. Koptuğunda artık o bir yazar değil, gündelik bir klavyedir.
Diğer yandan kimi yazarların yazmaya ilişkin yaklaşımları çok alışkın olduğumuz,
bildiğimiz yöntemlerle uyumlu değildir. Yerleşik kurgudan, yazma tekniklerinden, dil
kullanımından öte bir şeyle karşı karşıya bırakır bizi. Onlar için aslolan metindir, metin
kotarıldıysa, diğerleri söz konusu bile edilmez. Metni kotarırken de gündelik anlam
katmanlarından sıyrılıp, bir başka dil ve anlamla karşımıza gelirler. Onları okumakta
zorlanırız, ne anlattıklarını tam kavrayamayız, metinler sanki şifrelenmiş gibidir,
bulmacalardan oluşmuş gibidir. Okuru bile isteye zora sokmak, sanki hiç okunmasın ya da
anlaşılmasın diye kaleme alınmış gibidir. Dilin disiplinleri terk edilmiş, yerleşik dilbilgisi ve
bilinci neredeyse yok sayılmıştır. Metinler kaotiktir, okuruna metnin içine girecek ışık
bırakmamıştır, karanlıktır ve derindir.
Böyle bir metnin okur nezdindeki değeri neredeyse hiç yoktur. Peki bu tür yazanların
karşılaşacakları sonuçtan habersiz olmaları mümkün müdür? Elbette ki değildir, öyleyse bu
tür yazarlar da daha başından yüksek bir edebiyat bilgisiyle yazıyorlardır. İşleri güçleri sadece
iyi bir metin üretmektir ve metin üzerinde günlerini gecelerini geçirirler çoğu zaman.
Meslekleriyle, yaşam biçimleriyle, bireysel-toplumsal tercihleriyle yazdıkları arasında organik
bağ kurmak neredeyse mümkün değildir. Böyle bir karşılaştırmadan çıkarak yazarını
 
anlamaya çalışmak daha baştan büyük bir hayal kırıklığına hazır olmayı gerektirir. Çünkü bu
tür yazarların değer verdikleri biricik şey, metnin biricikliğidir.
Şöyle diyor Faulkner: “Sanatçı gözünü karartıp ken-dini işine kapatandır. Neden böyle
olduğunu bilmez ve çoğunlukla da bunu düşünemeyecek kadar yoğundur. İşini yapabilmek
için gerekirse soygun yapar, ödünç para alır, dilenir veya birinden ve herkesten çalacak
kadar da bütünüyle ahlaki değerlerden yoksundur. Yazarın tek sorumluluğu sanatına karşıdır.
İyi bir yazarsa tamamen acımasız olur. Bir hayali vardır. Hayal öyle bir acı verir ki ondan
kurtulmak zorundadır. Kurtulana kadar rahat etmez. Kitap yazılana kadar, kitabın yazılması
için her şey kağıt üzerinde kalır; onur, gurur, iffet, güvence, mutluluk, hepsi. Bir yazar
annesinden bile gözünü kırpmadan çalar.(…)Yazarın yükümlülüğü yapabileceği en iyi şekilde
işini yapmaktır. Kendi adıma söylüyorum, insanların ne düşündüğü beni pek ilgilendirmiyor.
Kimin benim yazdıklarımı okuduğunu düşünecek zamanım yok. (…) Ahlaki vicdan, insanın
hayal görme hakkını kazanmak için tanrıdan kabul etmek zorunda kaldığı bir lanettir.’’
Sanatçıya yapıtından başka hiçbir sorumluluk yüklemeyen bu tür yazarların dil tutumları
da alışagelmiş öğretinin çok dışında oluyor. Geleneksel ahlâka açılmış bir savaşın ve
savaşçının dilinin de ortalama olmasını bekle-yemeyiz sanırım. Bu nedenle bu tür sanatçıların
toplumsal başkaldırıları sadece yerleşik sanat anlayışlarına, kurallarına değil aynı zamanda
yaşam biçiminedir de.
Diğer yandan dili deneysel bir alan olarak gören kimi yazarların metinlerinin şifrelenmiş
ya da içeriği özgürleştirici biçim arayışlarına girişmiş oldukları da sıklıkla karşılaştığımız
durumlardandır. Yazar bu çabasıyla okura aynı anlam içinde, birçok anlam katmanı sunar. Bir
olguya birden çok bakma biçimi önerir. Metinler iç içe helezonik yapılarla kurulur ve tek bir
metinde birden çok kurguyla karşılaşabiliriz. Bu durum yorucu olduğu kadar ilginç ve
kışkırtıcıdır da. Yan, üst ve alt anlamlar aynı metin içinde esas yapıyla birlikte metnin
sorumluluğunu taşır. Böylece okurun ufku zorlanır, metnin gizlerine ulaşabilmek ve yeni bir bakış
biçimi için mutlak çalışmak önerilir.
Çeşitli görsel malzemelerin de anlatı sanatına girmiş olması, yazı sanatını da bu yönde
güçlü arayışlara sokmuş gözüküyor. Özellikle şiir ve öyküde görselliğin ve sembollerin etkin
olarak kullanılmasıyla başlayan yeni anlatı biçimleri -her ne kadar bu tür çalışmalar 14-15.
yy.da görülmüş olsa da- çokça çeşitlenmiş gözüküyor. Günümüzde tek cümleye kadar inmiş
anlatılara, resmin alt metin olarak kullanıldığı anlatılara, kolaj ve aranjman türü çalışmalara
sıklıkla rastlıyoruz. Türler arasındaki disiplinler kalktıkça, metinlerarasılık daha çok
gündemimize giriyor. Bir yazarın metninden birçok yazarın metnine yolculuğa çıkmak
kaçınılmaz oluyor. Dahası metinlerden metinlere gönderme yapmanın bile eskidiği, yazarın
kendi metinleri arasında metinlerarasılıklar oluşturduğu biliniyor. Diğer yandan yeni ve güçlü
bir kavram olarak göstergelerarasılık, yazı sanatının yeni çalışma alanı oluyor. Yeni sanatsal
yaklaşımlar, yorumlar kapımızı çalıyor, bir anda parlayıp sönen sanat deneyimleri tartışma
alanımıza oturuyor. Bu hızlı ve düzensiz çoğalmanın için-de kimi çabaların bir sanat akımı
düzeyinde girişimlere dönüştüğü ne de tanık oluyoruz. Sanatsal disiplinleri sanat tarihinde
görülmedik kadar birbirinin içinde boy verip büyüyor. Edebi türler diğer sanat türleriyle
olduğu kadar, sosyal-politik alanlarla da özdeş bir ilişki kuruyor.
Türler içiçe girip, melez anlatıların önü açıldıkça, klasik okurlar giderek belli bir yerde
kümelenmeye başlamış gözüküyor. Kendisini getiren ve dolayısıyla da kendisinin getirdiği,
diline yıllardır aşina olduğu yazarlarla kalmayı tercih ediyor. Fakat, yazın hayatındaki bu de-
ğişim ve dönüşümlerin ortalama bilgiyle bile buluşması kaçınılmaz gözüküyor. Biz ona
gitmesek bile o bize hızla geliyor… Öyleyse bu tür yeni-deneysel söyleyişlerle de tanışmak
gerekli gözüküyor.
Nasıl yazıyorlar, sorusunu yanıtlama çabamız bize gösteriyor ki, bilindik ve yerleşik yanıtların
yanısıra, daha önce hiç duymadığımız soru/yanıtları da içeriyor. Öyleyse yazarın yazma sürecini
 
bir tür ben olarak algılayıp, hangi ideolojik-estetik içinden seslenirse seslensin, ondan öncelikle
beklentimiz iyi bir sanat yapıtıdır. Tek bir biçem olmadığına göre de, tek bir okuma yönsemesi de
olmayacaktır. Her yazar yazı yaşamı boyunca değişim ve dönüşüm dinamikleriyle koşullanmıştır.
Sanat akımlarına ve sanatsal arayışlara bakıldığında deneysellik sanatın tam da kendisidir dersek
abartmış olmayız. Unutulmamalı, yazı içtenlik ve özgünlüktür. Her şeye benzeyen, hiçbir şeydir.
Octavio Paz ile sonlandıralım: “Yazarların yaşam-öyküsü yoktur, onların yaşamöyküleri yapıtlarıdır.''

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz