Kim Yazıyor
Kim Yazıyor?

Kim Yazıyor?

Admin yazar hakkında ufak bir açıklama bu alana geliyor...

Tüm yazılarını gör

Yazardan Yazılar

Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı
Paris Rehberi-Didem Görkay'ın Ahmet Öre Röportajı

Paris, her zaman için iyi bir fikir…

Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü
Bölünüş-Bir Aydın Meral Öyküsü

"Geçmişi toplamak için çıktığım Berlin gettoları artık özlemlerden çok acıları tazeliyordu."

Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü
Girizgâh-Bir Bengisu BALABAN Öyküsü

-ama bunların hiçbiri benim soruma bir yanıt değil.-

BULANTI’YLA KARIŞIK VAROLUŞUMUZU SORGULAMAK

BULANTI’YLA KARIŞIK VAROLUŞUMUZU SORGULAMAK
BULANTI’YLA KARIŞIK VAROLUŞUMUZU SORGULAMAK
 
 
Varoluşçuluk; bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır. Eylem devreye girmezse “var olan
nesneler” varlığını hissettiremezler. Eylemin devreye girmesi için edimlerin kendi irademizle
gerçekleşmesi, somut olarak ortada olması gerek. Bu noktada sorumluluk duygusu devreye
giriyor. Eylemlerin aktive edilmesi için insana doğuştan verilen sorumluluk bilinci var
olduğumuzu gösteren en büyük kanıttır. Sorumluluk bilincinin ağırlığıyla bulantılarımız
oluşur. Bu sorumluluklar gereğinden fazla “saçma” ve “tiksindirici” dir. Nasıl ve ne ara
geldiğine anlam veremediğimiz, garip bir his kaplar tüm benliğimizi. Bilincimiz irkilir,
varlığın tüm yükünü omuzlarımızda hissederiz, onu taşımakla yükümlüyüzdür adeta.
Peki, ne yapabiliriz? İçimizdeki bulantıyı hafifletecek hangi yollara başvurabiliriz?
Sorumluluklarımızı askıya alarak bulantımızı biraz hafifletebiliriz. Ama bir yere değin. Yine
de içimiz rahat etmez. İşin aslı, sadece olmak istediğimiz kişi değil, bir “kanun koyucu”
olarak tüm insanlığı etkisi alan bulantıdan kurtulamayız. Yaptığımız iş yalnızca kendimizi
ilgilendirir desek de, içimize işlemiş olan sorumluluk duygusu da, bulantı da, var olmamızdan
kaynaklıdır.
Şu anki durumdan geleceği düşünüyoruz, eylemi ötelemeye çalışsak da, bir sonraki adım er ya
da geç karşımıza çıkacaktır. Asıl dram işte şimdi başlar. İstesek de kaçamayacağımız
uzaklaşamayacağımız mantıksal olguların içinde buluruz kendimizi.
Dışarıyı izleyen genç kadın durakta otobüs bekleyen yaşlı kadına dikkatlice bakar ve bir
zamanlar genç ve güzel olan bir varlığın, yaşlı bir kadın haline dönüşmesini görür. Aynaya
bakar oracıkta, kendi suretiyle yüzleşmek ister, zamanın kötücül etkisini hissederek irkilir,
varlığından tiksinme hissi doğar. Uzaklaşarak kaçmak ister, uyuyarak yahut düşünmeyerek…
Bulantısını bilinçaltına istediği kadar bastırsın, bir müddet sonra tekrar gün yüzüne çıkacaktır.
“Kendimi bırakmak, unutmak, uyutmak istiyorum. Ama yapamıyorum bunu, boğuluyorum.
Varoluş her tarafımdan, gözlerimden, burnumdan, ağzımdan içeri dalıyor. Ve birden perde
yırtılıyor, anladım artık, gördüm.” sözleriyle Sartre, nereye kaçarsak kaçalım, varlığın bizi
ele geçiren, elzem nihai sonuçlara ulaştıran formundan kurtulamayacağımızı ifade eder.
Varoluşçuluk diğer yandan eylemsizliği reddeder. Hayatımızın toplamı yaptığımız edimlerle,
kendi özgürlüğümüz doğrultusunda kendimizi gerçekleştirdiğimiz sürece var olur. Oysa
hayaller ve umutlar birer ütopyadır. Sözde kalarak eyleme dönüşmeyen, eylemin
değirmeninde öğütülmeyen hiçbir hareket bizim var oluşumuzun farkındalığını hissettirmez.
Kişi ancak çalışarak, üreterek var olduğunun bilincine varır.
Dikkat ederseniz, var oluşu birey merkezli ele alıyoruz. Çünkü varoluş, özneldir, bireyselciliği
ön plana alır. Baştan aşağı hümanist bir makyajla kapatılmış, toplumsal değerler uğruna
kendini adamış insanın verdiği mücadeleyi, toplum, gün gelir, elinin tersiyle itebilir. Topluma
adanmak kronik bir güvensizliğe yol açabilir, bunun garantisini kimse veremez.
Kişi önce kendine güvenmeli, çünkü dünyaya geldiği günden beri yalnızdır, dünyaya geliş
tercihi sorulmadan toplumun, sorumlulukların ortasına fırlatılmıştır. Öyleyse kişi salt kendine
yaslanmalı, ölümünden sonraki süreci düşünemediği için fazlasıyla hayalperest ve iyimser
olmamalı. Toplumsal bir özgürlüğü savunan sloganik edimler, buram buram iyimserlik kokan
projeler, akıbetini belirleyememiş, hayal ve umut olgusuyla süslenmiş, ayakları yere
basmayan idealardır. Oysa doğuştan özgürlüğe mahkûm edilen kişi, kendi seçimleriyle pekâlâ
yolunu bulabilir.
“Çevreme kaygılı gözlerle baktım, şimdiden başka tek şey yoktu. Şimdi’leri içinde kabuk
bağlanmış hafif ve sağlam mobilyalar; bir masa, bir yatak, bir aynalı dolap ve ben…
Şimdi’nin gerçek özü kendini açığa vuruyordu. Şimdi var olandı. Şimdi var olmayan hiçbir
şey varoluşmuyordu. Geçmiş var olan bir şey değildi, hem de hiç değildi. Ne eşya da hatta
ne düşümcem de varoluşuyordu. Kendi geçmişimin benden kaçmış olduğunu çoktan beri
anlamıştım. Ama benim alanımın dışına kaçmış olduğuna inanmıştım. Benim gözümde
geçmiş; bir çeşit emekliye ayrılma, bir başka var oluşma biçimi, bir tatil ve hareketsizlikti.
İşi biten her olay, kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği
alıyordu. Hiçliği düşünmek bu kadar zordur işte. Ama şimdi anladım, eşyanın görünüşünü
aşan bir varlığı yok. Onların ardında, hiçbir şey yok.”
Varoluşu yaşadığımız anla özdeşleştiren Sartre’nin “Bulantı” kitabındaki alıntılardan
anlaşıldığı üzere, ne geleceğin belirsiz ve güven vermeyen yüzü, ne geçmişin hiç yaşanmamış
gibi bulanık, sisli hali; şimdi yaşadığımız, iliklerimize kadar hissettiğimiz hayatın derinliğini,
canlılığını bize veremez.
Var oluşan anlardır, düşüncemi devreye sokup bilgisayar başına getiren, yazmam için irademi
ortaya döküp, bana şuan bu satırları yazdıran, zihnimi hareketlendirendir varoluş. 
 
Güler Kalem
 

Yorumlar

Bu yazı için henüz hiç yorum yok, ilk yorumu yapan olmak ister miydiniz?

Yorum Yaz